TİYATRODAN MİKROFONA: RADYOLU GÜNLER I

Elif Şahin Hamidi

“Ankara’nın soğuk kış gecelerinde sokaktan bir kedi bile geçmiyorsa, ortalığı sessizliğin en koyusu sarmışsa, bilin ki savaş haberlerinin etkisinden değildi, ne de karartma nedeniyle… O koyu sessizlikler gecesi, radyoda ‘temsil’ olduğu gecelerdi.” Adalet Ağaoğlu böyle anlatıyordu, İkinci Dünya Savaşı yıllarında “Temsil Saati”nin yayınlandığı geceleri. Henüz çok uzak olmayan bir geçmişte, soğuk kış gecelerinde herkesi bir araya getiren, savaş gerçeğini biraz olsun savuşturmaya yarayan, tek eğlence kaynağı olan, sihirli bir kutuydu radyo. Dünyaya açılan pencereydi. Radyo Tiyatroları, Arkası Yarınlar, Çocuk Saati bir kuşağın olmazsa olmazıydı. “Sayın dinleyiciler, şimdi beraber ve solo şarkılar,” anonsuyla başlayan Klasik Türk Müziği programına dikkat kesilirdi kulaklar. Öyle ki radyo, insanların düzgün Türkçe kullanımına bile katkı sağlardı. Ve askerlerin postal seslerinin sokakları kuşatacağı da ilk olarak radyodan öğrenilmişti. Bugün o sihirli kutuya, geçmişte kalmış hoş bir anı olarak baksak da radyo ve radyo tiyatrosu hâlâ önemini koruyor, hâlâ yaşıyor.

Bir zamanlar, el emeği göz nuru dantellerle bezenmiş bir şekilde, oturma odalarının baş köşesinde arz-ı endam ederdi radyolar. Çok ciddi bir iş yapıyormuşçasına radyonun başına geçilir, istasyonlar özenle kurcalanırdı. Parazit sesleri eşliğinde istasyonlar arasında merakla gezinilirdi. Attila İlhan’ın “yıldız tozlarına bulaşmış uzay ıslıkları” olarak nitelediği bu cızırtılarla birlikte, aranılan istasyon bir gelir, bir giderdi. 

Ankara’da pazartesi, İstanbul’da perşembe geceleri saat 21.00’den sonra bütün aile radyonun etrafında yerini alırdı. O geceler, evin küçük çocuğu, komşulara “Bir maniniz yoksa akşam annemle babam size gelecek,” demeye gönderilmezdi. O gece başka dünyalara seyahat edilecekti çünkü. Ankara’da “Mikrofonda Tiyatro”, İstanbul’da “Radyo Tiyatrosu” adıyla hazırlanan programlar, hayal dünyasındaki gezimizin duraklarını oluşturuyordu. Evlerin radyo tiyatrosuyla şenlendiği o günleri, tuluat tiyatrosunun son temsilcisi, sanat hayatında 60 yılı deviren Zihni Göktay’dan dinleyelim:

“Radyoyla büyüdük”

Ben ve benim kuşağım, televizyonu çok sonra gördük. Radyo, evimizde ilk “ses” getiren cihazdı. Beş lambalı, Aga marka, ahşap mobilyalı bir radyomuz vardı. Hemen hemen şimdiki mini buzdolabı büyüklüğündeydi. Ona çok özen gösterilirdi, misafir odamızın baş köşesindeydi. Üzerinde işlemeli, üçgen şeklinde bir örtüsü vardı. Radyoyu, kardeşlerim ve ben asla elleyemezdik, çünkü radyoyu açıp kapamak büyüklerimizin işiydi. Biz “Dokunma, elleme, bozarsın, üstüne vazife olmayan işlere karışma,” gibi tembihlerle büyüdük. O nedenle radyoyu babam açardı, annem bile dokunmak istemezdi. Ya da evimizde bizimle birlikte yaşayan dedem açardı. Çünkü radyonun finansörü dedemdi. Eve radyoyu babam değil, dedem almıştı. Dedem tüccardı ve varlıklı bir insandı. Hatta babam bile dedemin evde bulunduğu saatlerde, radyoyu onun açmasını isterdi. Haber saatleri radyodan dinlenirdi. Biz, Eflatun Cem Güney’in çocuk masallarıyla büyüdük. Radyo gazetesi vardı. On beş günde bir Orhan Boran’ın sunduğu “İpana Bilgi Yarışması” vardı. Radyo eğlence programları vardı: Naklen ve banttan olmak üzere Mesut Cemil Stüdyosu’ndan yapılan yayınlar… Biz onları dinlerdik. Sevgili Vedat Demirci’nin hazırlamış olduğu Radyo Çocuk Saati programlarını hiç kaçırmadan dinlerdik. Oradaki dramatize, yarı dramatize, öğretici, eğlendirici, faydalı bilgilerle büyüdük. Mini ansiklopedilerin bulunduğu, küçük bilgilerin verildiği, genel kültürümüze yardımcı olan eğitim-kültür programları vardı. Radyo, hayatımızda önemli ve büyük yer kaplayan bir aygıttı. Ben bu ülkede üç darbe gördüm. 15-16 yaşlarımdayken 1960’ta 27 Mayıs Devrimi oldu. Onu da radyodan öğrendik. Ve 27 Mayıs davası sanıklarını, Yassıada’dan radyodan takip ettik. Sonra 27 Mayıs’ı izleyen darbe girişimlerini... Acı-tatlı bütün haberleri hep radyodan öğrendik, radyoyla büyüdük. 

Zihni Göktay

“Eğitici-öğretici bir cihazdı radyo bizim için...”

Radyo tiyatroları, arkası yarınlar başladığı sırada evi bir sükût kaplardı. O saatlerde annem misafir kabul etmezdi. Radyo tiyatrosu dinlediğimiz perşembe akşamlarında, evde fındık-fıstık bile yenmezdi. Radyo oyunlarına çok önem veriyorduk ve çok değerli ağabeylerimiz, ustalarımız, Şehir Tiyatrosu'nun duayenleri, radyoda çok temiz bir Türkçe ile konuşur, bize Türkçenin nasıl konuşulacağını gösterirlerdi. Yani doğru ve düzgün Türkçeyi de radyodan öğrendik. Orada konuşulan düzgün, temiz, arı Türkçe sayesinde, radyo dinleyicileri yanlışlarını, eksiklerini düzeltirlerdi. Eğitici-öğretici bir cihazdı radyo bizim için. Bizim kuşağımız genel kültürünü, sanatçılığını radyoya borçlu. Yarışma programlarının temeli radyoydu ve bu yarışmalarda kitap ve ansiklopedi armağan ediliyordu. İnsanlar, radyo gibi kulağa hitap eden cihazlarla daha kolay eğitilebilirler. Radyoyu ihmal etmememiz gerekiyor, bundan sonra daha da fazla önem vermemiz gerekiyor.

Radyoda çeyrek asırlık deneyim

Benim radyoda çeyrek asırlık bir deneyimim var. Başta asistanlık olmak üzere, küçük rollerde oyunculuk ve sonra yönetmenlik yaptım. Aynı zamanda büyük rollerde oynama fırsatı buldum. Ama merdivenleri ağır ağır çıktım, öyle birden büyük roller verilmedi. Hatta mesleğe başladığımda, ilk beş-altı yıl sadece küçük rollere çağırıldım. Profesyonel olduğum ilk yıllarda bana “Gel, radyoda da oyunculuk yap,” diye bir teklif gelmedi. Meslek hayatımın altıncı yılında, Ankara’da Meydan Sahnesi’nde oynarken Asuman Korat (radyoda yönetmenlik yapıyordu), Yalın Tolga “Zihni, radyoya gelebilirsin artık,” dediler ve bana küçük roller vermeye başladılar. İstanbul’a geldikten sonra, çok değerli hocam, adaşım Zihni Küçümen, Nüvit Özdoğru, Kemal Tözem, Kemal Bekir bana roller vermeye başladılar. Aynı zamanda kendilerinin asistanlığını da yapıyordum. Daha sonraları Ergin Orbey’in asistanlığını yaptım. Ergin Orbey, Devlet Tiyatrosu’na Genel Müdür oldu ve Ankara’ya giderken bana “Artık bayrağı sana teslim ediyorum. Bu skeçleri, piyesleri sen yöneteceksin,” dedi. Radyo tiyatrosunun müdürü Selahattin Küçük bana önce Çocuk Bahçeleri’ni, sonra Arkası Yarınlar’ı teslim etti. Yönetmenlik yapmaya başladım. Çalışmaların hepsi birer edebi eserdi ve bunları radyoya uyarlayan insanlar da çok değerli insanlardı. Telif radyo oyunları yazan, yani sırf radyo oyunu yazan ve uygulamaları yapan ayrı ayrı kişilerdi. Fazıl Hayati Çorbacıoğlu’nun oyunlarını yönettim ve oynadım. Çocuk romanları yazan kişilerin oyunlarını dramatize ettiler; onları yönettim, oynadım. İşte böylece yirmi beş sene boyunca binden fazla oyunda, oyuncu, yönetmen, asistan olarak görev yaptım. Hayatımın pazartesi, salı, perşembe ve cuma günleri radyoda geçiyordu.

Radyonun pabucu dama atılıyor

Ve derken televizyonlu günler başlıyordu. Ülkemizde, ilk televizyon yayını 1968 yılında 3. bant 5. kanaldan Ankara’da deneme yayınlarına başlamıştı. Belliydi bir şeylerin, hatta çok şeylerin değişeceği. Görsel iletişim araçlarının bütün hayatımızı kuşatacağı, bizi bizden teslim alacağı anlaşılıyordu. 1970’lerin ortalarında televizyonun yayın alanı bütün ülkeyi kapsıyor, yayın saatleri haftanın tüm günlerine yayılıyordu. 1990’lar ise renkli ve çok kanallı televizyonlarla tanıştığımız bir dönem oldu. Radyolar ailenin dostları olmaktan uzaklaşıyor, “volkmen” (walkman) denilen yeni tanıştığımız bir aygıt, kişinin arkadaşı olmaya yöneliyordu. Televizyonlardaki yerli ve yabancı diziler, radyo tiyatrosunun büyülü dünyasının yerini çoktan almışlardı. Zihni Göktay, televizyonun baş köşeyi kapmasını ve radyonun pabucunun dama atılmasını “tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” atasözüyle özetliyor: 

“Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu,” diye bir laf vardır. Televizyon giderek yayılmaya başladı, renkli televizyona geçildi, özel televizyonlar çıktı. Dolayısıyla Arkası Yarınlar, Çocuk Bahçeleri dinlenmez oldu. Bunlar yavaş yavaş sona ermeye başlıyor gibiydi. Bu sefer haftada bir oyun yapmaya başladık. Eski çektiğimiz oyunlar tekrar yayınlanmaya başladı ve yeni bir şey üretemez hâle geldik. Bunun bir başka nedeni de şuydu: Radyonun oyunculara verdiği ücret devede kulak kalmıştı, sembolik ücretler haline gelmişti. Oysa sanatçılar görüntülü işlerde daha çok para aldıkları için, “Dublajda daha çok para var, beni affet, başka bir yerde işim var,” gibi çeşitli bahanelerle radyoya gelmemeye başladılar. Tabii bu sefer A takımıyla değil, B takımıyla çalışmaya başladık ve kalite düşmeye başladı. Derken B takımı da gelmemeye başladı, C takımıyla çalışmaya başladık. Neredeyse artık konservatuar öğrencileriyle çalışacaktık. Buna rağmen biz kanımızın son damlasına kadar bu işi biraz hatır gönülle “Abi-abla/hocam bizim için gelir misiniz?” gibi ahbap-çavuş ilişkisiyle sürdürmeye gayret ettik. Ama bir yere kadar tabii, sonra bıçak kemiğe dayandı. Derken radyoya gitmemeye başladık, onlar da üretmemeye başladı. Bu arada neler yapılıyordu; Şeker Bayramı-Kurban Bayramı programları, daha hamasi, milli duyguları körükleyici programlar, 23 Nisan, 30 Ağustos gibi ulusal bayramlarımızda, ona uygun dramatize programlar yapmaya başladık. Arkası Yarınlar ve Çocuk Tiyatroları ihmal edilmiş oldu. Bunda hepimizin payı var; radyonun, radyo idarecilerinin, oyun yazarlarının da payı var. Telif ücretlerinin düşük kalması, her gönderilen oyunun kabul edilmemesinden dolayı fazla oyun üretilmedi. Üretilmediği için de icra edilemedi. Böylelikle unutulmaya yüz tuttu. Radyo tiyatrosunun yok olup gittiğini düşünüyordum, ta ki 2004 yılında Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adlı oyununun radyo tiyatrosuna uyarlandığını öğrenene kadar. Radyonun şöyle bir kolaylığı var: Görme yetisi zayıflayan, görme engelli olan, okumaya fırsatı olmayan, bir taraftan işini devam ettirip bir taraftan da radyo dinleme olanağına sahip. Bugün radyolar artık öyle çok büyük sitemlerle kurulan cihazlar değil; küçücük, cebe sığan, kulaklıkları olan, transistorlu, her yerde dinleyebilmek mümkün. Örneğin Orhan Pamuk’un kitabını okumaya fırsatı olmayan insanlar, radyo tiyatrosunu dinleme şansına sahip oldular. Ardından merak edip kitabı da okuyacaklar belki. İnsanlar, klasikleri belki de ilk olarak radyo tiyatrosu vesilesiyle tanıdılar ve okudular.

Amacımız geçmişi romantize etmek değil

“Burası eski mahalle ve geçmişi romantize edersem beni bağışlayın. Burası her zaman böyle yağışlı olmazdı. Çünkü benim hatırladıklarımın en güzel zamanlarıydı. O günlerde radyo bizim evde hiç durmadan çalardı. Mesela annem kendi programını asla kaçırmazdı: Ayren ve Roger’la Kahvaltı…” Woody Allen’ın 1987 yapımı Radyo Günleri isimli filmi böyle başlıyordu. Adeta radyonun altın yıllarına bir methiyeydi bu film. Bugün de söz radyodan ve radyo tiyatrosundan açıldığında, çoğumuz şöyle bir iç geçirip “Evet, eskiden sürekli dinlerdik,” deyip, radyonun o “huzurlu” günlerinden dem vurmaya başlıyoruz. O huzurlu günlerde, radyoda söylenen her söz koşulsuz kabul edilirdi. Söylediğinin doğruluğunu ispatlamak, kabul ettirmek istediğinde “Radyo öyle söylüyor,” denirdi. Ancak amacım geçmişi romantize etmek değil. Eğer öyle görünüyorsa beni bağışlayın. Çünkü radyo tiyatrosu geçmişteki nostaljik bir anı değil, hâlâ yaşıyor. 

Nursel Duruel

Büyülü bir şeydir radyo tiyatrosu. Nursel Duruel’in deyişiyle, tam bir sihirbazdır; dinleyicisini kurduğu atmosferin, sözel düzenin içine alan bir büyücü. Çünkü yalnızca kulağa seslenen bir sanat biçimi olduğu için bütünüyle dinleyicisinin düş gücüne seslenir. Bir kuzu sesiyle yeşil çayırlara, bir tren düdüğüyle uzak kasabalara gidersiniz, bir dalga sesi denizi, kumu, güneşi serer gözlerinizin önüne. Radyonun “gözleri görmeyen seyircileri” yalnızca dalgaları dinleyerek görüntüyü yakalayabilir. Oyun, dinleyicinin kendi zihninde, hayal dünyasında yeniden ürettikleriyle varlık bulur, göze görünür olur. İşte tam da bu nedenle görünmeyeni görülenden daha görünür kılar radyo tiyatrosu. Duruel’den ödünç alacak olursak, “İşitme duyusu, geri kalan dört duyuyu bilerek harekete geçirir; sesler, dinleyicilerin her birinde kendi algılarına, çağrışımlarına, ruh hallerine, birikimlerine göre farklı görüntülere bürünür, farklı duygu ve düşüncelere yol açar.” Tek bir ses pek çok çağrışım oluşturur. Örneğin, mikrofon başında buruşturulan selefon kâğıdına biri “Yangın vaar!” diye eşlik etse alevlerin çıtırtısını duyabilirsiniz. Oysa aynı durumda “Off, bu yağmur da sinirlerimi alt üst etti!” dense yağmuru duyumsarsınız. Öte yandan radyo tiyatrolarının kahramanları, televizyon kahramanları gibi ete kemiğe bürünmüş insanlar değildir. O kahramanlar bizim hayal dünyamızda şekillenirler. İnsan, gerçek karşısında duruşuyla “insan” olduğu kadar hayalleriyle de, düşleriyle de insan değil midir? En gerçekçi sanat yapıtları bile kurmaca ve hayal ürünü olduğuna göre insan, hayallerini boşlayabilir mi? Elbette insan hayallerini boşlayamayacağı için birileri hâlâ ısrarla radyo oyunları yazmaya devam ediyor. 


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın