ELIZABETH WURTZEL: X KUŞAĞININ BITCH PRENSESİNE VE GENÇLİK KAYGILARINA BİR VEDA

Dünyanın Yazısı

Mert Tanaydın

mert.tanaydin@gmail.com

Çocukluğun, kendine özgü eğlenceli ve kaygılı yanları var. Kaygılar genellikle çevreden kaynaklanıyor, eğlenceyse bizzat çocuktan. Müthiş bir enerjisi oluyor pek çok çocuğun, etrafındakilerin şaşakaldığı. Ama çocuğu kısıtlamaya yöneliyor çevre, potansiyelini hizaya sokmaya, kendisine uydurmaya. İşte bu da kaygıyı doğuruyor, dehşeti yaratabiliyor, insanın normalini şaşırtabiliyor.

Çocuğun gençlik dönemi modern koşullarda ortaya çıkmıştır. Eğitim süreci, pek çok ülkede kısa, bol dualı ve kötekli, genelde dini teşkilatlara bırakılmış bir genel eğitim ve çıraklık türünden özel bir eğitimle sağlanmış çok uzun zaman; daha detaylı eğitim alacaklar seçilmiş, özel süreçlerden geçirilmiş. Dünya tarihi aktıkça, pek çok yerde de insanlar çocukların daha fazla eğitim görmesini istemiş, idareler de bu konuda düzenlemeler yapmış ve nihayetinde 20. yüzyıla gelindiğinde, özellikle barışın hüküm sürdüğü merkezlerde çok sayıda insan çocuklukla yetişkinlik arasında gitgide genişleyen bir eğitime girip çıkmışlar. Bu süreç kaçınılmaz olarak cinselliğin keşfini, düzenlenmesini ve deneyimlenmesini de içermeye başlamış. Bireysel olarak eğitim süreçlerini gençken uzatan insanlara çocukluğun eğlencesi ve kaygılarının üzerine bir de cinselliğin eğlencesini ve kaygıları eklenmiş. Elbette bir başka dert de, hayatın masraflarını karşılayabilmek olmuş; uzayan eğitim sürecinin masrafları nasıl karşılanacak, gündelik hayat nasıl sürdürülecek, bu konulardaki kaygılar çeşitli zamanlarda azalır gibi olsa da aslında en temel kaygıları oluşturuyor; eğlencesi ise insanların zekâsına ve cüretkârlığına bağlı olarak ortaya çıkabiliyor.

1990'larda, çocukluğumu bırakıp gençliğe girerken, ailesinin gözetiminde ve desteğinde biri olarak gittiğim okullarda başarılı olduğum (en azından asgari olarak sınıfları geçtiğim) sürece geri kalan zaman genellikle bana ait olurdu, (her ne kadar bunun bir kısmında babama bilgisayar dükkânında yardımcı olsam da), ağabeyim üniversite eğitimi için başka şehirde bulunduğundan sadece bana ait bir odam vardı ve cep harçlığımı neye harcadığıma pek karışılmazdı. 

Bu süreçte memleket de Amerikan yapımlarına boğulmuştu: Televizyonlarda ve sinemalarda, müzik marketlerde ve radyolarda, kitapçılarda ve şehrin mekânlarında Amerikan usulü bir kültür diğer kültürlere baskın çıkıyordu, aslında o zamanlarda pek de haberdar olmadığımız idari kararlar doğrultusunda. "Üniversite gençliği" Amerikan kültürünün önemli motiflerinden biriydi ve bu üniversite gençliğinin eğlenceli ve kaygılı halleriyle ilgili pek çok sinema filmine, romana, televizyon dizisine ulaşmak mümkündü. Özel televizyonlar ve radyolar sonradan çeşitli gerekçelerle kapatılacak yeni bir açık toplum oluşturuyordu ve burada açılanlar arasında mesela Nirvana grubunun gençlik kaygılarını zirveye taşıdığı müziği bulunabiliyordu: Smells Like Teen Spirit parçasında kendisine yer bulan eğlenceler, kaygılar ve otoritelerin hizaya sokma çabalarında kullandıkları ilaçlar o dönemin bazı edebiyat yapıtlarını da yankılıyordu sanki. 

Sylvia Plath’ın intiharından önce müstear adla tanımladığı ünlü romanı Sırça Fanus vardı mesela genç bir kadının hayatın eğlencesi ve kaygıları arasında nasıl perişan olup psikolojik durumunun nasıl vahim boyutlara ulaşabildiğini gösteren ya da J. D. Salinger’ın o zamanlar Gönülçelen adıyla Türkçeleştirilmiş Çavdar Tarlasında Çocuklar romanındaki Holden Caulfield’in yaşadığı sıkıntı ve kaygılarla başa çıkma çabası vardı okunabilecek; hatta daha sonra Amerikan Sapığı ile 1980’lerin Amerikan üniversite gençliğini 1990’larda yuppie psikopatlara dönüştürmeden önce Sıfırdan Az ya da Çekim Kuralları gibi romanlarıyla Bret Easton Ellis vardı, özellikle ölçüsüz bir zenginliğe bir anda ulaşmış gençlerin eğitim süreçlerinde yaşayabildikleri eğlence ve kaygı karışımını ele alan; sinemada Reality Bites veya With Honors gibi filmler vardı, gençliğin üniversite, medya, ilişkiler, hayat kaygılarını ele alan. 

İşte bu dönemde bir de Mefkure Bayatlı çevirisiyle İletişim’den 1997’de çevrilen Prozac Toplumu yapıtıyla Elizabeth Wurtzel vardı, kendi kaygı dolu hikâyesini anlatmıştı: Üniversitede başarı arzusuyla cinsel arzularının arasında gerilim yaşayan, deneyimlerinin yükünü sırtlamakta zorlanan, dengesini bulamayarak depresyona kapılan halleri ve çağın gençliğinin alışkanlığı hâline gelecek antidepresanlarla ilişkilerini deşifre eden yapıtıyla benim de içinde olduğum çok sayıda akranımı etkilemişti. Sonradan filme de aktarılmıştı bu yapıt ve Sırça Fanus’tan günümüze gelene kadar bir kadının üniversite eğitimi, kariyer, cinsellik, toplumsal kaygılar arasındaki hikâyesinin önemli bir kavşağı olmuştu. 

Elbette daha feminist, sosyalist, felsefi çıkışlarla dolu pek çok versiyonu var bu hikâyenin ve hiç bitmeyecek, her seferinde yeni varyasyonları yazılacak. Ama ne yazık ki geçtiğimiz Ocak ayında pek de iyi başlamayan bu yılın kayıplarından biri olarak Elizabeth Wurtzel devamını, mesela otuz sene sonrasını getiremeyecek: Kurt Cobain veya Chris Cornell gibi depresyon sonucu intiharla değil, aralarında Bitch: In Praise of Difficult Women, Radical Sanity, The Bitch Rules, The Secret of Life, More Now, Again ve Creatocracy: How the Constitution Invented Hollywood gibi kitapları yazarken hızlı ve yıpratıcı hayatıyla yakalandığı meme kanserinin metastazından 52 yaşında hayatını kaybetti.

Bu türden gençliğin eğlencesini ve kaygılarını içeren, üniversite dönemi yapıtlarından çağdaş olanlarından birine bakmak gerekirse, bu aralar kendi çapında bir fenomene dönüşen Sally Rooney’nin Emrah Serdan çevirisiyle Can’dan yayımlanan Normal İnsanlar romanına bakılabilir. İrlandalı iki gencin, varlıklı kesimden Marianne ile mütevazi bir annenin tek başına yetiştirdiği oğlu Connell’in garip boşluklar ve tercihlerle birbirlerine yaklaşıp uzaklaşan ilişkisini Elizabeth Wurtzel’in veya Bret Easton Ellis’in yazdıklarıyla karşılaştırmak ilginç bir sonuç verebilir: Doksanlarda ABD’de, özellikle Kaliforniya, New York, New England, Massachussets gibi eyaletlerin üniversite kentlerinde yaşananların 2010’larda İrlanda’da yaşanabildiğini okuyunca, Amerikanlaşmanın ne kadar etkili olduğunu anlayabiliyor okur. 

Aslında ilk yazmaya niyetlendiğimde aklımda X Kuşağı ve Douglas Coupland ile Dövüş Kulübü ve Chuck Palahniuk da vardı, ama odağı üniversite gençliğinden çalışma hayatına kaydırmak istemedim bu yazı boyutunda. Bırakalım çocukluğun eğlencesini ve kaygılarını hissetmeye devam ettiğimiz üniversite gençliğinde kalabileceğimiz kadar kalalım, bir an önce büyüyüp hayatın çarklarına kapılmamızı isteyenlere direnmekte o kadar da sakınca yok. Hayatın çarklarında hepimize yer yok zaten, oranın kaygıları çok daha büyük.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın