GÖLGELER ÇEKİLDİĞİNDE UĞULTUSUYLA KALIR İNSAN

Yakın Gözlüğü

Burcu Aktaş                  

bu.aktas@gmail.com

Kendi içindeki kapıyı çalmaya korkan, gün gelip o kapıyı nihayet yumrukladığındaysa açılmayan kapının önünde yalnızlığıyla, kimsesizliğiyle kalan başkarakteri sebebiyle yakıcı bir roman Gölgeler Çekildiğinde. 1998’de ilk kez yayımlandığında edebiyat çevremizde dikkatleri hemen çekmiş, kısa zamanda haklı övgülerin sahibi olmuştu. Cahide Birgül’ün bu ilk romanını birbirinden etkileyici üç roman daha takip etmişti. Sonrası erken terk ediş… 2009 yılında hayata veda etti Cahide Birgül.

Gölgeler Çekildiğinde’nin yakıcılığını tek bir sebebe bağlamak eksik bir yorum olur. Bireyin ruhsal çalkantılarını anlatım biçimi, çekirdek ailenin ele alınışındaki çarpıcı yalınlık, ilişkilerin yıkılabilme ihtimalini gözler önüne serişi, kadının varoluşunun bambaşka anlamlanışı ya da anlamsızlaşması, aşkta seçen ve seçilen olma durumunun eziyeti… Tüm bunlar, okura “Nasıl bir dünyanın içine düştüm,” dedirtecek denli kendine has. 

Cahide Birgül

Kuşkusuz, Cahide Birgül’ün baştan sona sezdirdiği gerilim bu romanın alameti farikası. Çünkü bu öyle, cezai ya da cinai olaylara dayanarak romana yedirilen bir gerilim değil. Birgül, ruhsal gerilimi metnine işlemeyi tercih ediyor. Yazarın eşsiz üslubu ve gözlem yeteneği karakterlerin çalkantısıyla birleştiğinde okurun üzerine de gölgeler düşmeye başlıyor. Bu gölgeler bazen bize, bazen yakınımızdakilere fena halde benziyor. Belki de bu yüzden romanı okurken sinirleri bozulmuş hissediyor insan. Yazar, karşımıza bireyi dikiyor ama toplumun gölgesi de sayfalarda geziyor. Toplum demeden, bireyden vazgeçmeden yapıyor bunu Cahide Birgül. Yazarın roman boyunca sezdirdiği her şey yüzünden sinirleri iyiden iyiye bozuluyor insanın. Sezdirmek, göstermekten daha kıymetli bir hâle bürünüyor Gölgeler Çekildiğinde’de. 

Cahide Birgül, az ötedeki hayata açılacak cesareti göstermek yerine ihtiyar babasına sığınan öğretmen Esin’in “eşyanın duru tadında”ki hayatının ürpertici değişimini anlatıyor. Teyze kızı Deniz’in, baba kızın yaşadığı eve yerleşmesiyle bir altüst oluş başlıyor. 

Öyle bir ev ki…

Deniz, hayatlarına girene dek, birbirlerine ve kendilerine hafifçe dokunan (tıpkı limandaki tekneler gibi) baba kız evlerinin sınırları içinde, karşı pencerelerin gölgeleri altında yaşar. Bu evde “günlerce aynı kalmak” vardır.

Televizyonun üzerindeki örtünün kenarı kıvrık kalır günlerce… Saksıdan düşen yaprak yerde kalır günlerce… Takvimin sayfası Eylül'ün dokuzunda kalır günlerce…

Eşyalar daha baskındır burada. Esin’in ve babasının silik varlığının üzerini kaplayıvermişlerdir âdeta. Esin’in âşık olmadığı nişanlısının, öldükten sonra bile hesaplaşılamayan bir annenin gölgesi dolaşadursun evde, Deniz’in gelişi arkası olmayan bambaşka bir dört ay yaşatacaktır hem Esin’e hem ihtiyar babasına. Baba kızı cezbeden şey, çoktan unuttukları “canlılık”tır. Deniz’in evdeki sırlı varlığı Esin’i müphem bir aşka sürükler ama duygularının arkasından kimsesizlik çıkagelir. Deniz’in arkasından ise acıtan gerçekler ortaya çıkar. 

Göründüğü gibi olmayan hayatların hikâyesini baştan sona ustaca kuran Cahide Birgül, kitabın bitişinde insana kendi uğultusunu armağan ediyor. 

Cahide Birgül’ü yeniden yayımlamak ve okurla buluşturmak için daha iyi bir dönem olamazdı. Yıldırım Türker, Birgül için “Kendi içine konuşan, kendi koynuna kıvrılan, kendi ateşine yürüyen insanları anlattı,” diyor. Çoktan unuttuk biz bu insanları ya da bir zamanlar onlardan olduğumuzu. Bu yüzden Cahide Birgül’ü bugünün bağır bağır dünyasında okumak daha da anlam kazanıyor. 

Onu ilk kez okuyacaklar için yeni bir yazar bulmanın mutluluğu kötü günlere dayanak olacak. Zaten onunla tanışmış ama her romanını okumayanlar da hazine sandığından çıkarılanların heyecanını ve huzursuzluğunu duyacak.

Satın almak için tıklayınız.



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın