O BİR EMPATİ KRALİÇESİ: JODİ PICOULT

Üçüncü Günün Şafağı

Burcu Arman 

beyazkadincataldilli@gmail.com 

Dünyanın her bir noktasında bir şeyler oluyor. Yangınlar, depremler, cinayetler, tecavüzler, ayrımcılık, ırkçılık… Her gün doğal veya doğal olmayan sebeplerle evlerde travmalar yaşanıyor. Bir kısım doğuştan ya da sonradan sahip olduğu dezavantajlarla daha fazla maruz kalıyor hayatın kroşelerine… Ne zaman dünyadaki insanların hayatlarına en fazla dokunacak duygu ne olurdu diye düşünsem, empatiden daha güçlüsü gelmez aklıma. Kimsenin bir diğerinin hayatını, zihnini hele ki acısını birebir anlama gibi bir yeteneği yok gerçek hayatta. Peki ya anlamaya çalışmak? Ne kadar zor olabilir ki diyorsunuz, değil mi? Bence de. Ama bunu ne kadar yapıyoruz? Orası meçhul. Günlük hayatımızda bile, en basit olaylarda bile, gerçekten ne kadar empati kuruyoruz? 

Her çok okunan yazarın kendine has formülleri, alışkanlıkları var. Jodi Picoult’unki ne derseniz, okurları tek ağızdan tek bir şeyi en önce söyleyecektir; empati. Picoult, "Empati Kraliçesi" lakabını boşuna almadı. Yayımlanan onlarca kitabının ardında, hâlâ herkesin kendini bir hissedeceği konular ve karakterlerle karşımıza çıkıyor. Ama yalnızca bu değil elbette; olayları ele alış tarzından sahneleri canlandırabilme gücüne dek; kalemi kuvvetli, gözü de pek bir yazar Picoult. Bu yüzden okurları sadık ve hatta fazla sadık. Onun çalışkan tempolu bir yazar olması okurların aynı hızda okudukları kitaplara bir yenisini ekleme sabırsızlığıyla birleşince, çevirmenlere daha çok iş düşüyor. 

Jodi Picoult

Karakterler yaratmak, onlara bir hayat vermek ve yaşamalarını sağlamak… Her yazarın istemese de yaptığı bir şey empati. Ama bunu okura nasıl geçirdikleri? İşte bu, kilit noktalardan biri. Picoult, kitaplarında hemen her karakter ayrı konuşur. Her bölümde hikâyede geçen başka bir karakterin zihnine girersiniz. İyi ile kötünün bıçak gibi keskin sınırlarla belirlenmeye çalışıldığı bir dünyada, onun grileri boldur. İyinin zaaflarını, eksik yanlarını öğrenirken, kötü diyeceğiniz karakterin o zamana gelene kadar yaşadıklarını da takip edersiniz. Bir insanın gerçekten “kötü” doğduğuna inananlardansanız; onu son raddeye kadar getiren, toplumsal baskıların, yetiştiriliş ve hatta yetiştirilemeyiş şartlarının, fiziksel ya da zihinsel özellikler yüzünden dışlanmanın getirdiği tüm gerçeklerle ayrı ayrı yüzleşmenizi sağlar Picoult. Karakterlerin zihninden diğerine geçerken, genelde olaylara tek taraflı bakışımızı yüzümüze vurur. Kimsenin yaptıklarını haklı çıkarmak için değil, herkesin adil bir yargılanma hakkı olduğuna inandığı için besbelli. Bu yüzden kitaplarının vazgeçilmezi olan mahkeme sahneleri de çok ikoniktir. Adeta bir mahkeme ressamının elinden çıkmışçasına iyi betimlediği sahneler, diyaloglar, çapraz sorgular ve yeminli itiraflar, kitaplarının en can alıcı bölümleridir. 

2019 Kasım’ında raflara çıkan Küçük Muazzam Şeyler kitabında da olduğu gibi. Mahkeme sayfaları, zekice sorgulamalar günlük anlatımlardan çok uzakta, gergin ve gerçekçi tablolarla sayfaların havada geçildiği bir sahne hâline gelir. Bu bölümlerde her karakterin, hatta yan karakterlerin bile ifadelerini seçer hayal gücünüz. Çünkü Picoult, anlatımlarında bunu mümkün kılar. Ortada bir jüri varsa her birini zihninizde onun yarattığı koltuklara oturtur, onun anlattığı duyguları yüzlerinden okuyacak kadar yaklaşırsınız. 

Jodi Picoult kitapları editörü Nazlı Berivan Ak, okur kitlesinin de yazarına sıkı sıkıya bağlı olduğunu anlatıyor. Daha önce yabancı mecralarda yer alan röportajlarında da birebir aynısını okumuştum. Okuru kemik, sağlam ve takipçi. Çıkan kitapların bir an önce dilimize çevrilmesi konusunda hevesli ve de talepkâr. Buraya kadar anlaşılmadıysa, kendimi de o kitleye dahil edebilirim. 

Jodi Picoult

Bunun sebeplerinin birçoğunu yukarıda sıraladım aslında. Ama bununla birlikte Picoult’un Ayrılık Vakti kitabında yaptığı gibi, büyülü gerçekçiliğin nimetlerinden yararlandığı hikâyeleri, sonunu asla tahmin edemediğim, içinden çıkılamayacak hâl ve durumlardan bir şekilde çıkardığı –üstelik çoğu zaman sağ– kahramanları... Empati kurmaktan imtina edeceğiniz ve de etmeyeceğiniz insanların hikâyeleri. Hatta kendinin bile tereddüte düşmesini sağlayacak siyahi bir hemşirenin zihnine girip, onun haklı isyanının dili olmak için olsa bile. Kahramanı sayfalar boyunca beyazların tüm bu ayrıcalıklı hayata sahipken asla onları anlayamayacağını iddia ediyor olsa da. Zaten hikâyelerin sonunda bunu iddia etmekten çok, konuya nereden bakabileceğine dair bir perspektif kazanmış oluyor okur. Her ne kadar anlatım bir karakterden diğerine hızlıca dönse de, her sayfada perspektifimiz değişse de, yakaladığı ve muhtemelen icat ettiği müthiş bir sistemle gözünüzü bile kırpmadan takip etme isteği yaratıyor kurguları. Ne kadar çok karakteri, ne kadar çok sesi olursa olsun; her birinin öznelliğinin ön planda olduğu konuşmaları var. Bu interaktif okuma deneyimi –benim gibi– bir karaktere bağlanmayı sevenleri başta zorlasa da devamında eğlenceli bir hâle geliyor. 

Bununla birlikte her kitabında bir şey öğrenmek… En sevdiğim şeylerden biri. Cam Çocuk kitabını okuyup cam kemik hastalığı hakkında bilgi sahibi olmayan var mıdır? Nazlı Berivan Ak, “Kızılderili katliamları, ırkçılık tartışmaları, okul vahşetleri, intihar salgınları, kayıplar ya da LGBT… Okurları her zaman onun gündemin içinden bir hikâye yakaladığını biliyor,” diye anlatıyor bunu. Ve muhtemelen onun bakış açısını merak ediyorlar. İşte bu yüzden, hayatlardan uzağa gitmediği için de daha bir merakla beklendiğini düşünüyorum. Majör olayların minör hayatlara dokunuşu onun yaptığı. Dünyayı sarsan gerçekliklerin televizyon haberlerinden öteye, dört duvar arasındaki bir evin fertlerine nasıl vurduğunu gösteren hikâyeler...


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın