BAŞARABİLDİK Mİ DERSİN?

Klasik Köşe

Asuman Kafaoğlu Büke

akafaoglu@yahoo.com

Zaman içinde yaşadıklarımızdan öğrendiğimizi, kendimizi deneyimler sayesinde geliştirdiğimizi düşünmek isteriz. Oysa gelişim ancak geçmişle dürüstçe yüzleşildiğinde gerçekleşir, salt deneyimlemek yeterli değildir. Bunun da tek yolu, geçmiş olayları bugünün gözüyle hatırlamak, üzerine düşünmek ve en iyisi tartışmaya açmaktır. 

Yiğit Bener yeni romanı Acı Portakal'da tam da bunu yapıyor. Yarattığı roman kahramanı 1980’lerde yaşadığı bir dönemi yeniden düşünüyor ve o yıllarda yaşadıklarını şimdi üniversitede öğrenci olan kızına anlatıyor. Roman dönüşümlü olarak iki farklı zaman dilimi içinde kurgulanmış. Birinci anlatı 80’li yıllarda, Amsterdam’da, sosyalist gençlerin üç aylığına toplandığı bir kampta geçiyor. Dünyanın her bir köşesinden gelmiş gençler hem teorik eğitim çalışmalarına katılıyorlar, hem de birlikte yaşayarak pratiklerini geliştiriyorlar. Dönüşümlü olarak ikinci bölümde de roman kahramanı yazdığı bu romanı kızına okuyarak/anlatarak  onunla birlikte o yılların hesaplaşmasını yapıyor. 

Sosyalist düşüncenin bugün neresinde durduğunu – düşünsel ve ahlaki – anlama fırsatı veriyor Acı Portakal. Roman, son otuz-kırk yılda, toplumsal ve kişisel değerlerin değişimini farklı temalarla ele alıyor. Romanda öne çıkan temalardan ilki sosyalist ahlaktaki değişimler fakat bununla birlikte göçmenlik, yalnızlık, kadın-erkek ilişkileri de nasıl yıllar içinde farklı boyut kazandı, bunları da irdeleme fırsatı buluyor romanın temalarıyla. 

Kültür Farklılıkları

Ülkemizde solcu fraksiyonlarda kadına “bacı” olarak bakılma eğilimi vardı. Roman kahramanı da Avrupa’da bu duruşu benimsemeye niyetli görünüyor. Tanıştığı kadınlardan beklentisi aynı düşünceleri paylaşan “yoldaş” olmaları; Türkiye’deki kadınların o yıllardaki duruşu arzudan uzak, cinselliğini gizleyen bir şekildeydi oysa kahramanın Amsterdam’da tanıştığı, özellikle Latin Amerikalılar, cinselliklerini açık sözlülükle ortaya koyan, ilişki başlatma konusunda ilk davranan olmaktan çekinmeyen kadınlar. İlk hamle hep kadınlardan geliyor kahramana. Baştan çıkartma karşısında her seferinde şaşkınlık yaşadığını görüyoruz anlatıcının. 

Yiğit Bener

Belki de şöyle bir düşünce hakimdi o yıllarda: Aşk, siyasi davaya ihanet sayılıyordu. Bir kadının süslenmesi, makyaj yapması, şık hatta dekolte giyinmesi “devrimci ahlaka aykırı” görülüyordu. Arzu duyulan kadın olmak yerine, hayran olunan kadın imajı destekleniyordu. 

Elbette tüm teorik düşünceler, gençler âşık olunca anlamını yitiriyordu. Dünyanın bir ucundan gelmiş, ortak dili, ortak kültürü olmayan bu gençlerin hepsi, tanımadıkları ve dilini bilmedikleri bu yeni ülkede yalnızlık çekiyordu. Ailelerinden ve dostlarından uzak, vatan hasreti çeken, bazıları sürgünde, bazıları ise salt eğitim amacıyla geldikleri Amsterdam’da, birbirlerine tutunduklarını görüyoruz gençlerin. Ortak dillerinin olmamasının yarattığı sorun da ayrı bir konu; sadece kültürel farklılıklar değil, ortak geçmişlerinin ve dillerinin olmaması yalnızlıklarını arttırıyor. 

Burada kendilerine bir cennet yaratıyor gençler. İdealist bir düşünceyle kurulmuş bu kampta yaşanan bir tecavüz girişimi her şeyi yeniden değerlendirme fırsatı veriyor onlara. Bu, cennetten kovulma gibi: İlk günahın ağırlığı. Bir şekilde, kendi başlarına bu feci olayı kendi kurdukları mahkemede temizlemeye ve hatta anlamaya çalışıyorlar. 

Olaylar o gün nasıl görünüyordu ve şimdi nasıl görünüyor hesaplaşması da anlatıcı olanları kızına anlattığında netleşiyor. Olayların gelişimini takip eden anlatıcının kızı tam da okurun vereceği tepkiyi veriyor babasına. Ahlaki sorgulamanın tam yapılmadığı, cezanın verilmediği, bütünlüğün ve ortak ideal duyguların yıpranmamasından yana olduklarını görüyoruz. Genç kızın “’Yani, kol kırılır yen içinde kalır,’ diyorsun, öyle mi? Bir dini tarikat ya da faşist çete aynı şeyi yapsa ne derdin? Herkes benzer gerekçelerle kendi yandaşlarını adaletten kurtarmaya çalışsa?” şeklinde verdiği isyankâr tepki, romanı da değerli bir hesaplaşma anlatısına dönüştürüyor. 

Aynı Hareket

İşin ilginç yanı, saldırıyla suçlanan Felipe adlı genç, bir kahraman olarak biliniyor. “Ne kadar tutkulu ve adanmış bir devrimciydi Felipe; gerçek bir halk adamı. Cesurdu Felipe yoldaş, özgeciydi. O kadar ki Camilia’nın aktardığına bakılırsa, son gösterilerden birinde araçlarına taş attığı gerekçesiyle irikıyım dört polis küçücük bir kıza coplarını çekip saldırdıklarında, onu korumak için Felipe kızın üstüne kapanmış, onun yerine darbeleri kendi yemişti, gıkını bile çıkarmadan.” Böyle bir devrimcinin şimdi başka bir yerde, başka bir zamanda yine bir kadının üstüne kapanması, olayları farklı bir açıdan görmeyi sağlıyordu. Aynı adam ve aynı hareket, birincisinde kahramanlıkken diğerinde adi bir suça dönüşebiliyordu. Ama o artık “aramızdaki suçluydu” diye aktarıyor anlatıcı, “hepimize ve temel değerlerimize ihanet etmişti, onun yüzünden küçük cemaatimiz onurunu yitirmişti.” 

Roman özellikle teorik zeminde tartışılan bir olayın pratikte nasıl değerlendirildiğini anlamaya yarıyor. Alt tema olarak teori ile pratik çatışmasını bu örnek çok güzel anlatıyor. Mülkiyetin hırsızlık olduğunu savunan ideolojide, tek eşlilik mülkiyet olarak görülebilir ve bu durumda tüm ahlak değerlerini yenileriyle değiştirmek gerekir. Ailelerden, kapitalist toplum düzeninde öğretilen ahlaktan uzak, yeni bir değerler sistemi arayışı içinde olmayı gerektirir fakat tabii bu hiç kolay bir süreç değildir. Hızlı bir geçiş düşünülemez, teorik olduğu kadar pratikte de yeni değerlerle yaşamayı öğrenmek gerekir. 

Yiğit Bener Acı Portakal'da özellikle bu temayı işliyor farklı motiflerle. Kadın erkek ilişkilerinde, dostluklarda, evlilikte, parasal konularda, ortak yaşamda nasıl yeni bir düzen kurulur ya da kurulan düzen bugün bakıldığında ne anlam taşır. Kızına anlattığı bölümler sayesinde kurulan düzenin hâlâ nasıl eril bir toplum kafasıyla yaratıldığını da görmemizi sağlıyor. Bunu en iyi devrimci geçmiş ile Gezi olaylarını karşılaştırdığı noktada hissediyoruz. Gezi Direnişi'ni şöyle anlatıyor: “…mizaha dayalı, yepyeni bir siyasi dil geliştirdiniz, keskin eril ve militarist sloganlar atmadan da iktidarın söylemine set çekilebileceğini, hatta bu yeni dilin çok daha güçlü olduğunu kanıtladınız.” 

Epilog

Acı Portakal tam bir hesaplaşma romanı. Özellikle çok başarılı bir epilog bölümüyle güzel bir son yaratıyor. Anlattıklarının ardından kızına “Başarabildik mi dersin?” şeklinde soru sorması, “Hepimiz büyüdük. Bu devirde masalların büyüsü bozuldu. Ola ki artık eski masal çağı, düş çağı, ütopya çağı kapandı. Tükendi, tüketildi.” Hem kendi neslinin hayal kırıklığını hem de gerçek anlamda geçmişle yüzleşerek anlamayı sağlayan bir bakış açısıyla bitiyor roman. 

Roman ritmini bu iki anlatı arasında geliş gidişlerle canlı kılıyor. Birinden diğerine geçerken kurulan ince bağlantılar, arka fonda kendini hissettiren şiddet, dün ve bugün arasındaki karşılaştırmalar sayesinde anlamlı bir ahlak sorgulaması da yapıyor. Üstelik Yiğit Bener otobiyografik göndermelere nasıl bakılacağını, roman kahramanı ile yazarın bağlantısı konusunda da eşsiz fikirler öne sürüyor. 

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın