SEKİZ YAZARDAN "YAZMA ÜZERİNE" NOTLAR

1899-1961 yılları arasında yaşayan Hemingway Nobel ve Pulitzer ödüllerini almıştır. Olabildiğince sade ve basit bir yazım tekniği kullanmaya her daim önem göstermiştir. 20. Yüzyıl kurgu yazımını etkileyen yazarlar arasındadır. Edebiyatın yanı sıra gazetecilikle de ilgilenen Hemingway, I. Dünya Savaşı sırasında Kızılhaç’ta gönüllü olarak ambulans şoförlüğü de yapar. Savaş sırasında Paris’te olan yazar o sırada pek çok yazarla tanışır ve edebiyat alanında üretim yapmaya ikna olur. 1923 yılında ilk kitabı Üç Öykü ve 10 Şiir yayınlanır. Sonrasında ise hepimizin hayatından eserlerinden en az birini okuduğumuz bir yazar olarak girer. 

Ernest Hemingway

Bilgi Yayınevi tarafından Ernest Hemingway’in Yazma Üzerine kitabı Eylül ayında yayımlandı. Hemingway’in eserlerinden, mektuplarından ve verdiği röportajlardan Larry W. Phillips’in derlediği kitap, yazarın yazma eyleminin kendisiyle nasıl bir ilişki kurduğunu anlamamızı sağlıyor ve ayrıca yine yazma eyleminin bizim için ne ifade ettiğini bulmamızı sağlayacak soruları da bize veriyor. Bir kitabın yoktan varoluşunun nasıl gerçekleştiğini Hemingway’in aklından bir kez daha öğreniyoruz. Kahramanlar nasıl ortaya çıkar, ilk cümle nasıl yazılır, başlık nasıl atılır, argo ve dil kullanımının önemi nedir, yazılanlar nasıl silinir gibi birçok temek bilginin yanı sıra kitap yazmanın ıstırabını ve keyfini ele alıyor. Yazma Üzerine, yazmayı aklına koymuş ve yazı ile uğraşmayı tercih eden pek çok insan için bir başucu kitabı olabilecek nitelikte. İçinde yazma temrinlerinin de olduğu eser sadece yazarların değil, okurların da kafasını açacak eserlerden. 

Hemingway’in tecrübelerinden yola çıkarak, Yazma Üzerine kitabından alıntılar ile yazarlara sorular sordum. Dört alıntıdan çıkardığım dört soruya Asuman Susam, Hakan Bıçakcı, Hikmet Hükümenoğlu, Irmak Zileli, Murat Gülsoy, Tuğba Doğan, Abidin Parıltı ve Onur Orhan cevap verdiler. 

“Kişisel tecrübeni unut. Başta hepimiz berbat durumda oluruz, özellikle de ciddi bir şekilde yazabilmek için korkunç bir şekilde incinmiş olman gerekir. Ama bu lanet olası acıyı yaşadığında, kullan; onunla hile yapma. Ona bir bilim insanı gibi sadık kal, ancak sırf senin ya da seninle ilgili birinin başına geldi diye herhangi bir şeyin herhangi bir öneme sahip olduğunu da düşünme.” (F. Scott Fitzgerald’a 1929, UNION ALL SELECTed Letters)

Kendi hayat tecrübenizle yazma deneyiminiz arasında nasıl bir ilişki var? Yaşadıklarınız, kendi duygu dünyanız yazma deneyiminiz arttıkça, siz çalıştıkça daha az mı yer almaya başladı edebiyatınızda? Yoksa daha incelmiş ve başka gözlemlerle karışmış olarak mı sızdılar yazdıklarınıza?

Asuman Susam

Asuman Susam

Ne yazarsak yazalım, tüm metinlerin otobiyografik bir yanının olduğunu düşünüyorum. Yazarın bilinçdışı ve niyeti yanında bir de metnin bilinçdışı var. Sızıntı kaçınılmaz. Bundan kastım birebir yaşam deneyimlerimizden yola çıkmak ya da deneyimleri parça parça faydacı birer malzemeye dönüştürüp metne saçmak değil elbette. Yazdıkça benim kişisel olarak kazandığım deneyim kendini silmeyi öğrenmek oldu. Bu silmek her şey ve herkes olabilmenin yolunu açan, yazarı hayatla ilişkisinde anonimleştiren bir şey. Bu sonsuz olanak, oluş yolu demek. Son dönemde okuduğum iki otobiyografi metni beni bu hissedişler doğrultusunda çok etkiledi. Biri Hermann Broch’un Psikolojik Otobiyografisi, diğeri Mario Bellatin’in Büyük Cam Üç Otobiyografi’siydi. İkisi de bambaşka denemelerle otobiyografi algımızı altüst eden metinler. Kendinden en uzakta, kendini silerek, başka bir şey olarak otobiyografinin metne sızması. Hakikatli ve güçlü bir edebiyatın mahareti burada sanıyorum. Bunu başarabilmekte.

Murat Gülsoy

Murat Gülsoy

Ben yaşadıklarını yazan biri değilim ancak yazdıklarım her zaman kişisel deneyimlerimden beslendi. Otobiyografik bir yazar değilim ama ele aldığım konuların, anlattığım hikayelerin temelinde hep benim kişisel deneyimlerim, duygularım, korkularım, arzularım, heveslerim, meraklarım oluyor. Bunun neden böyle olduğunu başlangıçta çok sorgulamıyordum, ama zaman geçtikçe benim yazıyla, edebiyatla kurduğum ilişkinin bu şekilde geliştiğini anladım. Her yazar için böyle midir? Kısa yoldan evet demek zor ama sahicilik hissini veren şeyin böyle bir yerden kaynaklandığını söyleyebilirim. Zamanla yazmak, yaşantımın neredeyse tamamına yayılan bir düşünme ve hissetme biçimi haline geldi. Dolayısıyla artık yaşadıklarımı algılayışım da eskisi gibi değil. Gitgide yaşamakla yazmak daha fazla iç içe geçiyor benim için. Sorunuzun cevabı şu olsa gerek; benim için yazdıklarıma kişisel deneyimlerim daha fazla sızar oldu ama öte yandan edebiyat da yaşadıklarıma daha derinden nüfuz eder oldu.

Hikmet Hükümenoğlu

Hikmet Hükümenoğlu

İlk romanımı yazarken daha önce okuduğum bir kehanet kabusum olmuştu. Her yazar, ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın, ilk romanında kendini anlatır, gibi bir laf etmiş birisi. Kimdi hatırlamıyorum. Kendimle ilgili tüm izleri o ilk romandan çıkarmak için çok debelendim ama şimdi dönüp bakınca görüyorum ki pek becerememişim. Doğal olarak becerememişim, çünkü ne yaparsak yapalım bizden bir şeyler metnin içine sızıyor. Tecrübesizken şüphesiz daha bariz bir şekilde sızıyor. Öte yandan kendi yaşadıklarımı doğrudan malzeme olarak kullanmak bana hâlâ çok ters geliyor çünkü kendimi o kadar ilginç ya da önemli bulmuyorum. O yüzden tecrübelerime hiç sadık kalmıyorum, sık sık hile yapıyorum. Dolayısıyla Hemingway'in sözüne hem uyuyorum hem uymuyorum diyebilirim. 

Hakan Bıçakcı

Hakan Bıçakcı

Ben kendimi kurmacacı olarak görüyorum. Dolayısıyla kendimi didiklemiyorum yazarken. Tabii ki en iyi malzeme insanın kendisi oluyor bazen ama yine de yazarken kendi acılarımı, düşüncelerimi, yaşadıklarımı romantize etmekten yana değilim. Karakterleri yaratırken de kendimden yola çıkmamaya gayret ederim. “Bu durumda ben ne yapardım?” diye değil, “Bu karakter ne yapardı?” diye düşünerek yazarım.  

Abidin Parıltı

Abidin Parıltı

Yazdıklarım ve yaşadıklarım arasında doğrudan bir ilişki var ama onu yukarıda Hemingway’in de dediği gibi “hile”ye başvurmadan anlatmayı tercih ediyorum. Bana yazarken normal gelen bir hikayenin okura ilginç gelmesinin yollarını arıyorum. Geçmişin kötücül hâlleri bir edebiyat malzemesine dönüştüğünde acının üstüne acı katmadan, trajediyi büyütmeden, eğlenerek anlatmak pekâlâ mümkün. Benim ya da başkalarının yaşadıklarını veya ikisini, duyduklarımı, hayat deneyimlerinden süzülüp kendine yer arayan, bulan hikayeleri harmanlayarak yepyeni bir dünya kurmanın, o dünyada tuzağa düşmüş insanın bir çatlaktan yol bularak sızmasının ve dünyaya katlanma yollarının mümkün olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan roman kahramanı ya da karakterinin canlı bir varlığın taklidi olmaması gerektiğini ve onun yeniden yazarın elinde oluşan bir hayali karakter olduğunu da biliyorum. O yüzden yaşantıdan beslenmek, edebi bir metne çıkış noktası olması, yazarın tercihi açısından bir yöntemdir.  Hayat tecrübesi, ortaya çıkan metnin sağlamasını yapmak, kurulan dünyanın gerçeklikle bağlantısının dramaturjik olarak kontrol etmek için bir yoldur. Edebi bir metnin ortaya çıkması için elbette bunlar yeterli değildir. Bunun için yeni yollar, yöntemler, keşifler, kendine has bir bakış açısı, benzersiz bir dil ve hikâye kurmak gerekir. 

Irmak Zileli

Irmak Zileli

Ben her zaman yazarın/sanatçının kendi karanlığına bakması gerektiğini, o cesareti göstermesi, bu yoldan geçmesi, belki sonra tekrar tekrar o yolu farklı şekillerde de olsa kat etmesi gerektiğini düşündüm. Bu yolu kat etmek aynı zamanda başkalarını ve dünyayı anlamak için de gerekliydi. Yani kişi kendine bakıp kendini çözümlerken, yaşadığı deneyimleri mercek altına alırken salt kendini anlamış olmuyor, bütün bir dünyaya, insana dair de kimi sorularla ve yanıtlarla karşılaşıyor. Bu sayede zaten romancının kendine bakarak kaleme aldığı, kişisel deneyiminden yola çıkarak ortaya koyduğu eser başkalarına da kendilerini gösteren bir ayna işlevi görebiliyor. Eğer tabii elimizde gerçekten bir roman tutuyorsak böyle bu. Sıradan bir içdöküm aynı etkiye yol açmaz. Kurmaca bir metinde yazar deneyimini ham bırakmayıp gerçekten işlediyse başkalarına da bir şey söyler. O eser insanın özüne dair sorulara ve meselelere yaklaşabildiyse bu mümkün olur. Bazen kendinize odaklanıp, kendi deneyiminizden yola çıkıyorsunuz ve başkalarını da ilgilendiren bir öykü anlatıyorsunuz, bazen de size ait olmayan bir deneyimi aktarmak, metne dökmek kendinize dair bazı şeyleri anlamanızı sağlıyor. İçten dışa, dıştan içe değişen bir hareket var yazma deneyiminde. Sorunuza dönersem, benim ilk romanım bütünüyle otobiyografik malzemeden yola çıkarak oluşturulmuş bir metindi. Daha sonra yazdıklarım ise olay örgüsü ya da hikâyesiyle değilse de meselesiyle otobiyografik metinler oldu. Ta ki yakın zamanda çıkan Son Bakış’a kadar. Son Bakış’ta bana tamamen yabancı bir karakterin hikâyesini anlattım. Ancak bu yazma sürecinde de o yabancı karakter ile aramdaki ortaklıkları keşfettim ve bu benim kendime dair yine bazı çözümlemeler yapmamı sağladı. Başkasına bakma deneyimi, kendime başka türlü bir bakış sağladı. Kendi üzerimden başkalarını anlamanın yerini, başkalarını anlamaya çalışırken kendini fark etmek aldı diyebilirim. Ancak bunlar iç içe geçen, birbirinden o kadar da ayrıştırılamayan süreçler gibi geliyor bana. Kişisel deneyimin ya da hikâyenin dozları değişebilir, farklılaşabilir. Ancak bu da, sorunuzun içerdiği anlamda, zaman içerisinde birinden birinin azalması ya da ortadan kalkması şeklinde olmak zorunda değil. Bugün bana çok uzak bir karakteri yazmış olmam, yarın yine ve yeniden kendi deneyimimin ağırlıkta olduğu bir metin yazmayacağım anlamına da gelmiyor. Bu konuda katı sonuçlara varmamak gerektiğini düşünüyorum. Bizim ya da başkasının deneyimi, hangisi olursa olsun, onu bir edebiyat metnine dönüştürebilmek ve meselesini ortaklaştırabilmek önemli olan. 

Tuğba Doğan

Tuğba Doğan

Oldukça sıkı bir ilişki var. Yazılan her şeyin “bir ölçüde” otobiyografik olduğuna çok inanıyorum. Genelde bu soru bir tehdit gibi duyuluyor ya da yaptığı işin “farkında” ve “profesyonel” görünmek gibi bir telaşla hemen savuşturuluyor ama ben meseleye böyle bakmıyorum. Burada önemli olan galiba neye otobiyografik ya da kişisel tecrübe dediğimiz.  İlk romanım Musa’nın Uykusu yayımlandığında okurlardan ve hatta uzak tanıdıklarımdan bile şu soruyu çok duymuştum. Gerçekten Musa gibi engelli bir kardeşim var mıydı? Hayır, engelli bir kardeşim olmadı ama o romanda tartışmak istediğim “ayrılamamak” temasıyla ilgili düşüncelerim, duygularım, tecrübem vardı. Ya da ikinci romanım Nefaset Lokantasının baş karakteri Salih’in başına gelenleri yaşamadım ama onun yaşantısı üzerinden sorunsallaştırmak istediğim meselelerle ilgili herkes gibi benim de bir derdim vardı. Bu dert ya da tecrübe kendi çocukluğunuzdan kaynaklanıyor olabilir, okuduğunuz bir gazete haberinden, başka defa duyduğunuz bir şehir efsanesinden, bir dedikodudan ya da başka dilde yazılmış bir şarkının bir cümlesinin sizde bıraktığı etkiden de kaynaklanıyor olabilir.  Şöyle bir örnek vereyim, ben bir kişi olarak cimrilerden uzak dururum. Cimriliğin mutlak sağaltılmaya muhtaç bir kötücüllük türü olduğunu düşünürüm. Ama cimri bir karakteri yazmak üzere masanın başına oturduğumda cimrilik artık benim için bir çalışma alanına ya da otopsisini yapmaya çalıştığım bir meseleye dönüşür. Cimrilikle ilgili yargılarımı mümkün mertebe geri çekip onu tahlil etmeye çalışırım. Eğer edebiyatı gelişigüzel yargı dağıttığım bir kürsü gibi değil, insan ruhunun araştırılması olarak görüyorsam bu kaçınılmaz olarak böyle olur. Belki bütün çalışmalarım sonucunda cimrilikle ilgili kendi inancımı değiştiremem ama artık onu anlarım ve anladığım şeyi hayatta olduğu gibi yazıda da olması gerektiğine inandığım bir adalet duygusu ve rasyonellikle anlatabilirim.

Onur Orhan

Onur Orhan

Her yazar için söylenemez bu elbette ama birçok yazarın ilk metinlerine hayli otobiyografik öğe sızar. Kimilerinde bu zamanla azalır ve hatta neredeyse yok olur, kimilerindeyse bütün eserleri boyunca devam eder. Otobiyografik öğelerin bir metinde yer alması, kendi başına ne doğru ne de yanlıştır, önemli olan yazdıklarınızın estetik ve etik değeridir. Ölçüt, yazdığınızın, yazdıklarınızın kaynağından bağımsız bir sanat yapıtı olup olmadığıdır. 

İlk romanım Yalnızlık Ölümden Çok, birçok otobiyografik öğe içeriyordu ama ondan sonra yazdığım hiçbir metnin; roman, oyun ya da senaryonun böyle bir özelliği olmadı, neredeyse sıfır otobiyografi. Bu da bana kendi yazı yolculuğumda pek tabii geliyor. İbnü’l Arabi, kelamın kelm’den geldiğini söyler, kelm, yara demektir. Yola başlangıçta kendi şahsi yarasıyla çıkan benim gibilerin, kendisiyle, geçmişiyle hesaplaşması pek sık gördüğümüz bir şeydir. Bu bir yükü atmanın yolu olarak da görülebilir, - her ne kadar bazı yazarlar bu fikirden hoşlanmasa da - kendini iyileştirmeye çalışmanın bir pratiği olarak da. Benim içinse yazmak bu ikisini de içeriyor ama onlarla da sınırlı değil. Yazmak, kendimi analiz etmenin bir yöntemiydi daima. Yazarken, kendimi daha iyi inceleyeceğimi sezmiş olmalıyım. Şimdiyse daha çok kendimi zenginleştirmenin, dönüştürmenin bir yöntemi. 

Yekten söyleyebilirim, başkasının otobiyografisini okumaktan hâlâ heyecan duyarım ama kendi otobiyografimden sıkıldım. Kendi sıkıldığım bir şeyi neden yazayım? Bunun kesin ve nihai bir karar olduğunu söyleyemem elbette, sanatta nihai kararlara inanılmamalı; bir gün gelir, yine otobiyografik bir metne soyunabilirim. Belki bu meseleye dair kendimle yapacağım pazarlık şu soruyla başlardı; bu hikâyeyi yazmak seni yeni biri yapacak mı? Bu tercihi yaparken ya da diyelim ki bir tercihe çekilirken, artık görüyorum ki benim için metnin esin vericiliği önemli. Gençliğimde bazı şeyleri sert yollardan öğrendim, bunu tek öğrenme yöntemi olarak gördüğüm için olsa gerek sert şeyler yazmayı da sevdim. Buna eskisi kadar inanmıyorum artık, önemli olan sert veya değil, yazdığınızın insanlara yeni bir hayat için esin verip vermediğidir.   

Yalnız bir şeyi de söylemek gerekiyor, otobiyografik dediğimizde hep bu dünyadaki yapıp etmelerimizi anlıyoruz, ben de yukarıdaki soruyu bu genel anlayışa göre yanıtladım. Oysa bir de yazarın, her insan gibi içsel yolculukları, dönüşümleri, hâlleri var. Bu açıdan bakarsak, bir yazarın tam anlamıyla otobiyografiden, buna ruhsal ve fikri otobiyografi diyelim, kurtulması mümkün değildir. Çünkü ruhsal ve fikri gelişimi, hep onunla birliktedir ve dolayısıyla bu da metnin içine sızacaktır. Yazarın illa karakterlerde vücut bulması gerekmez ama seçtiği konuda, konuyu işleyişinde, dil seçiminde yazar tüm varlığıyla oradadır. Gördüğümüz gibi somut hadiselerden söz etmiyorum burada.  

Başa dönerek şöyle diyeyim, önemli olan eserin niteliğidir, kaynağı değil. Miller otobiyografisini sanat yapıtı hâline getirdi, Proust hayatından yola çıktı ve bir devrim yaptı, Kafka’yı bütün yazınsal ve düş gücü farkına rağmen onların yanında sayamaz mıyız? Kendileri metinlerinde yoklar diyebilir miyiz? Bir metni edebiyat eseri yapan, neyi anlattığınızdan ziyade onu nasıl anlattığınızdır. Farkı belirleyen, o öyküyü nasıl ele aldığınızdır, tikel olanı tümelle nasıl buluşturduğunuz, oradan estetik ve etik bir kemâle varıp varmadığınızdır.        


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın