EN YÜKSEKTEN EN DİBE SERBEST DÜŞÜŞ: "ÇÖP EV" VE "NEVROTİK BİR GEZEGENDEN NOTLAR" ÜZERİNE

Aynur Kulak

Zihnimizde çıktığımız yolculuklara kimse karışamaz. Hayal etmenin değeri buradan gelir. Peki hayallerimizle beraber bedenimizi de alıp yola çıkarırsak neler olabileceğini düşündünüz mü hiç? Çoğu kişi düşünmez bunu. Hatta çoğu kişi kafasının içinde bir yolculuğa çıkmayı ve dahi hayal etmenin ne demek olduğunu bilmeksizin yaşayıp gider. Rutin bağımlısı zihinler çöp eve dönüşür. Kişilerin yaşadıkları evler de elbet. Erden Bolerden’in yeni kitabı Çöp Ev, ilk etapta bende bu düşüncelere yol açtı. Bittiğinde, nasıl bir roman okudum ki ben, diye düşündüm.

Çınar Yayınları tarafından yayımlanan roman, bir ailenin çöpe dönmüş yaşantıları ve dolayısıyla zihinleri içerisine sokuyor bizleri. Erden Bolerden’in, plazalarda robota dönmüş ve çıldırma noktasına gelmiş bireyleri anlattıktan sonra yazdığı ikinci romanı olan Çöp Ev, bizleri plazaların tepesinden indirip –deyim yerindeyse– yerin dibine sokuyor. Plaza insanlarının bulundukları yükseklikten asla görmeyecekleri insanların içine, yaşantılarının içine, zihinlerinin içine giriyoruz. Halbuki on adım atsak içlerine gireceğimiz fakat yürümeyi hiç tercih etmediğimiz mahallelerde yaşayan bu insanlarla aynı şehri paylaşmakta, aynı oyunun birer parçası olarak yaşamlarımızı sürdürmekteyiz. 

Anlatıcı olarak karşımıza çıkan kahramanımızın bir ismi yok. Romanda ismi olan tek karakter Mevsim ise zaten anlatılan dünyanın insanı değil. Tam anlamıyla distopik bir hikâye ve distopik bir yer olmasa da kahramanımız şehrin en girilemez yeri olarak nitelendirilebilecek, her biri çöp eve dönüşmüş, kirli sokakları, ölmüş hayvan leşleri ve orospuları olan, kâğıt toplayıcılarının yaşadığı, tencerelerde sudan başka bir şey kaynamayan, hırsızlığın kol gezdiği, çocukların dayak yediği, kumarın para koparma ve bir tür sosyalleşme biçimi olarak oynandığı bir mahallenin içine sokuyor bizleri. Ailesince hayırsız evlat olarak tanımlanan kahramanımız, bir türlü ölemeyen çok yaşlı dedesine de bakmak zorunda üstelik. 

Evinden çıkan ve az önce sözü edilen türden mahallelerin kıraathanelerinde kumar oynayıp, bir kâğıt toplayıcısının dökük mekânında gizlenerek zihnindeki pejmürde yaşama, izbe hayat şartlarına bizi de ortak eden anlatıcı, kuvvetli bir yoksunluk hissiyatını zihnimize zerk ediyor. İşe yaramayan bir hayat bu. Hatta yaşanmaya yaşanmaya çöpe dönmüş. Nihayetinde oyunlar kazanılıp yeteri kadar paraya kavuşulsa da onunla ne yapacağını bilemeyen, kâğıt çöpleri olmazsa ne yapacağını bilemeyen, mahalleden çıkarsa ne yapacağını bilemeyen, mahallelinin tamamen unuttuğu “umudu” onlara hatırlatmak isteyen Mevsim ile ne yapacağını bilemeyen insanların hayatı bu…

“Mahalleye döndüm, izlerimi bıraka bıraka. Kendimi çiğneyip kendimi yutmuştum. Ne çeki düzen verecek aklım ne de kendime duyuracak bir harfim kalmıştı. Sağa dönüş yok tabelasının önüne çıktım. Karşı sokağa girdim ve girdiğim gibi evim karşımdaydı. Alt komşulu, sokak manzaralı, anneli, babalı, evim… Sokak kapısı açıldı, dürtmeden, kendince; ben de içeri girdim, kimseye görünmeden, gizlice.”

Erden Bolerden, başı ve sonu olan derli toplu bir hikâye anlatma derdinde değil. Günü kurtarma niyetinde, kendi yolunu bulmaya çalışan bir adamın hikâyesini aktarıyor bizlere. Bu anlamda kesinlikle bir aile öyküsü de değil Çöp Ev. Yaşanamayan, kotarılamamış, derli toplu hale getirilememiş ve dolayısıyla çıkılıp sonunda eve geri dönülen bu yolculukta tutunamayan insanların da hayatlarına uğranmış, bu hayatların içinden geçilivermiş, kendinden başka hiçbir derdi olmayan bir hikâye.

“Nevrotik Bir Gezegenden Notlar” Üzerine

“Kaygı, özgürlüğün verdiği bir baş dönmesidir.”

Soren Kierkegaard

Matt Haig’in Nevrotik Bir Gezegenden Notlar adlı kitabını okumaya başlamamla beraber birkaç yıldır zaten kafamda dönmekte olan şu soru cümlesi kendini daha da çok belli etmeye başladı: “Ne hissediyorum?” Bu sorunun “katıksız gerçekçiliği” beni korkutsa da hayatımın bir noktasında öyle bir devreye girdi ki, kaçamadım. Bu soruyu duymamak veya cevap vermemek adına hiçbir yere saklanamadım. Nevrozlarımla yüzleşmeliydim. Üstelik beni ben yaptığını düşündüğüm, karakterimi bütünleyen asıl duygularım, nevrozlarımdı bunlar. 

Peki, ne hissediyordum gerçekten? 

Domingo Yayınları tarafından yayımlanan bir Matt Haig kitabı olan Nevrotik Bir Gezegenden Notlar, ellerimin arasına gökten düştü diyebilirim. Matt Haig’in yine Domingo Yayınları tarafından yayımlanan kurgu romanı Zamanın Durdurmanın Yolları’nı okurken bizi yakalayan, her şey yolunda gibi gözükürken, bir şeylerin yolunda gitmediği duygusunun huzursuzluk veren hissi bu kitabında da mevzu bahis. Bir farkla: Nevrotik Bir Gezegenden Notlar, kurgu dışı bir kitap. Bir roman değil. Dolayısıyla her bir olay ve olayların yarattığı duygular birebir yazarıyla bağlantılı. Matt Haig’i saklandığı yerden çıkaran nevrotik boyuttaki anksiyeteler, bizim gündelik yaşamda hissettiklerimizle birebir aynı neredeyse. Kitabı bize yaklaştıran en önemli etken de bu zaten. 

Haig, şu önemli soruyu sorarak başlıyor kitabın temel meselesini bize aktarırken: “Modern dünyada yaşama tarzımızın bazı yönleri, modern dünyada ‘hissetme şeklimizden’ sorumlu olamaz mı?” Ve düşünüp fark etmeye başlama boyutunun neresinde olduğunu bizlere tamamıyla gösterme niyetinde olduğunu kanıtlamak istercesine: “Yalnızca modern dünyanın ıvır zıvırı değil, değerleri anlamında da. Bize sahip olduğumuzdan daha fazlasını isteten değerler. İşi eğlenceden üstün tutturan. Kendimize dair en kötü şeyleri insanların en iyi yönleriyle kıyaslattıran. Sürekli bir şeylerden ‘yoksunmuşuz’ hissettiren.”

Aslında Matt Haig’in bu kitaba dair peşine düştüğü ana soru şu: “Çılgın bir dünyada çıldırmadan nasıl yaşarız?” Fakat benim asıl peşine düştüğüm şey Matt Haig’in kitap boyunca vurgu yapa yapa ilerlediği, yaşadığımız şeyler karşısında neler hissettiğimiz meselesi. Kitabın ana sorusuna rağmen kendisi de “hissetme” meselesi üzerinden gittiğinin farkında. Ki kitabın amacını yazarken beni kitabın içine çeken çok net bir cümle kuruyor: “Bu kitabın asıl amacı, sahip olduklarımız kadar ne hissettiğimizin de önemli olduğunu ortaya çıkarabilmek.” 

Matt Haig, aşırı anksiyeteye bağlı nevrozları olan aşırı stresli bir zihne sahip. Dolayısıyla hayatını yaşanmaz hale getiren bir adam. Kitaptaki on sekiz bölüm de bu nevrotik kaygılar üzerine şekilleniyor. Stresli bir dünyada stresli bir zihni bir yere kadar taşıyabildiğimizi, büyük resimde görülmesi gereken başlıca ve en ölçülebilir değişimin teknoloji alanında olduğunu, sosyal medyanın mutsuz güzeller yarattığını, korkularımızın akıp giden zamanı gereksiz şekilde engellediğini ve bu durumun elimizi kolumuzu bağladığını, çağımızda aşırı yüklü bir hayat içinde yaşamanın, her şeyden çok fazla olmasının kendimizi ne kadar yetersiz hissettirdiğini, internet kökenli sanal kaygılarımızın mutsuz hayatlarımızla ilintilerini, çevremizde dolanan umutsuzluk dedektiflerinin farkındalığımızın ve umutlarımızın köküne nasıl dinamitler koyduğunu, tüm bunlara ve fazlasına varana kadar nevrotik gezegenimizden tuttuğu notları bizlerle paylaşıyor.  

Böylesi bir ortamda geleceğimizi nasıl şekillendireceğiz? Her şeyin çok olduğu, bizim de kendimizi son derece yetersiz hissettiğimiz bu gezegende, her halinizle yeterlisiniz diyor Matt Haig. Elbette öyleyiz ve hayat bize öyle geri dönüşlerle (veya bildirimlerle) geliyor ki; Nevrotik Bir Gezegenden Notlar kitabının yazılma amacına benzer bir şekilde, ne yaşarsak yaşayalım, ne hissediyorum sorusuna verilen yanıt çok önemli oluyor! 

Ne mi hissediyorum? Yalnız olmadığımı.   

Satın almak için tıklayınız.

Satın almak için tıklayınız.



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın