SIGRID NUNEZ: "İNSAN - HAYVAN BAĞI BENİ BÜYÜLÜYOR"

Trajik bir ölümle birbirine bağlanan bir kadın ve bir köpek... Sigrid Nunez'e Ulusal Kitap Ödülü'nü kazandıran son romanı Dost, sadece insanlar arası değil, türler arası dostluğun da içten bir örneğini sunuyor okurlarına. Kafka Kitap tarafından yayımlanan romanı, yazarı Sigrid Nunez'le konuştuk.

Öncelikle romanınız Dost için sizi tebrik etmek isterim. Yazarlar yazdıklarında otobiyografik ögeler olup olmadığı konusundaki sorulara alışkındır. Fakat ana karakterinizin bir yazar olması ve romanın son derece samimi bir dille, içten bir mektup gibi kaleme alınmış olması eminim kuşkuları artırıyordur. Haliyle ben de sormadan geçemedim; hikâyenizin anlatıcı karakteri ne ölçüde sizi yansıtıyor?

Tebrikleriniz için çok teşekkürler. Sorunuzu şöyle yanıtlayabilirim: Şimdiye kadar yazdığım her romanda olduğu gibi, Dost’ta da benim hayatıma dair unsurlar mevcut. Romanın anlatıcısının da benim de New York’ta yaşayan yazarlar olmamızın yanı sıra, aynı zamanda ikimiz de öğretmeniz, ikimiz de yalnız yaşıyoruz, çok benzer duyarlılıklara sahibiz ve dünyayı gözlemleyip yorumlama konusunda da birbirimize benziyoruz. Ne var ki, romanın büyük bölümünde, anlatıcı hakkında söylenenlerin çoğu bir yaratım sürecinin sonucu. Yine de anlatıcıyla aramda kuvvetli bir özdeşleşme olduğu doğru.

Son yıllarda kişinin iç dünyasına yönelen, çoğunlukla birinci ağızdan anlatılan ve hayatıyla neredeyse doğrudan bağlantılı hikâyeler oldukça ilgi görüyor. Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam serisi, bunun en çarpıcı örneklerinden. Siz bu yönelim konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizce gelecekte edebiyat ne yöne doğru evrilecek?

Bahsettiğiniz bu yazım biçiminden –özkurmaca denen edebi türden– hoşlanıyorum ve özellikle de Karl Ove Knausgaard’ın eserlerine hayranlık duyuyorum. Dost için özkurmaca diyemeyiz, ama önceki eserlerimle, özellikle ilk romanım olan A Feather on the Breath of God’la belli benzerlikleri olduğunu söyleyebiliriz. Sözünü ettiğim kitap 1995’te yayınlanmıştı ve aslına bakılırsa, özkurmaca türünde bir eserdi, gerçi o dönemde bu terim yaygın olarak kullanılmıyordu. Bence gelecekte muhtemelen bu türden eserleri daha çok göreceğiz. Hikâye anlatmanın pek çok farklı ve eşit derecede güzel yolları her zaman olacak.

Ben-anlatıcı yöntemiyle kaleme alınmış romanlarda okurlar kendilerini bir anlatının muhatabı olarak görmeye alışkınlar, ancak sizin romanınızda anlatıcının hitap ettiği, oldukça spesifik bir kişi. Bu durum bir okur olarak bende özel bir yazışmayı gizli gizli okuduğum hissi yarattı. Garip bir heyecan… Romanınızı bu biçimde kaleme alırken amaçladığınız bu muydu?

Bütün anlatının özel olarak tek kişiye hitaben yazılmış izlenimi doğurmasını hedeflemedim. Evet, roman intihar eden yazara hitap ederek başlıyor, ancak diğer kısımlarda, uzun bölümler boyunca, özel olarak bir kişiye hitap etmeksizin bildiğimiz ben-anlatıcı yöntemiyle ilerliyor. Pek çok yerde, düşüncelere dalınmış gibi bir anlatım mevcut; anlatıcı tabiri caizse kendi kendiyle konuşuyor ya da sesli düşünüyor; okur da onun düşüncelerini dinliyor, onun düşüncelerine kulak misafiri oluyor. Bununla beraber, genel etki bakımından, kitabın fısıltıya benzer, mahrem bir tonu olmasını istedim; tıpkı bir aşk mektubunda bulabileceğiniz türden bir ton.

Romanınız aynı zamanda iki yazar arasındaki romantik dostluğa yakılan bir ağıt gibi. Sizce romanınızdaki anlatıcı-yazar ve hitap ettiği yazar arasındaki bu derin dostluk, özünde yazarlık üst kimliğine mi dayanıyor? Bu iki insanı birbirine bu denli bağlayan yazma eylemi mi?

Hayatlarının önemli bir kısmını birlikte geçirmiş ya da tutkuyla bağlı oldukları ortak ilgi alanları olan her iki insanın arasında, özellikle de gençliklerinde tanıştıysalar, bu türden romantik bir arkadaşlık gelişebilir. Elbette anlatıcının arkadaşına yönelik duygularında büyük bir nostalji unsuru yer alıyor. Onları birbirine bağlayan şey de aslında ortak geçmişleri, yalnızca yazar olmaları değil.

Romanınızın dikkat çeken bir diğer ilişkisi de anlatıcı ve Danua cinsi köpek arasındaki dostluk. Bu ilişki, hayatını bir hayvanla paylaşanlara oldukça tanıdık gelecektir... Siz insanlarla evcil hayvanların binyıllara dayanan dostluğu hakkında ne düşünüyorsunuz?

İnsan-hayvan bağı beni büyülüyor. Herkesin köpekleri –ya da genel olarak hayvanları– sevmediğini biliyorum, ama sevenlerin sayısı gerçekten çok yüksek, o yüzden hayvanların, insanların hayatında çok önemli olduğunu söylersek abartmış olmayız. Bence diğer türlerle dostluk kurabildiğimiz için çok şanslıyız. Bu dostluklar insanlara çok büyük sevinç ve teselliler sunuyor, ayrıca hayvanlar üzerine araştırmalarımız da bize pek çok şey öğretiyor – bu sayede insan davranışı hakkında da önemli bilgilere sahip oluyoruz. Ne de olsa bizler de hayvanız. Üstelik ev hayvanlarıyla etkileşim kurmanın bizleri daha sorumlu, sabırlı ve özenli insanlar yaptığı da inkâr edilemez bir gerçek.

Anlatıcı intihar eden yazar dostuyla bir akıl hocası-çırak ilişkisine de sahip görünüyor. Aynı ilişki pekala Dost ve onu okuyan bir yazar adayı arasında da kurulabilir. Romanınız yazmak ve yazarlık üzerine son derece derin düşünceler de içeriyor. Bildiğim kadarıyla yazarlık üzerine ders veren bir isimsiniz aynı zamanda. Dost’u yazarken yıllara dayanan tecrübelerinizi genç yazar ve yazar adaylarıyla paylaşmayı da amaçlamış mıydınız?

Dost’ta yer vermek istediğim konulardan biri, yıllar boyunca farklı farklı üniversitelerde ders vermiş biri olarak, edebiyat ve yaratıcı yazarlık hocalığı deneyimlerimdi; ayrıca kendi öğrencilik günlerimden bu yana her şeyin nasıl değiştiğini de anlatmak istedim. Şimdiki ve eski öğrencilerimin romana tepkisi hayli coşkulu ve tatminkâr oldu. Şimdinin genç yazar adayları için, geçmişin genç yazar adaylarının nelerle karşılaştığını öğrenmek hayli ilgi çekici bir şey sanıyorum.

Dost’ta dikkat ettiğim şeylerden biri de kadın ve erkekler arasında, cinsiyete dayalı ayrımlara ilişkin tespitleriniz oldu. Örneğin, erkek yazarın yazma rutininin bir parçası olarak sokaklarda aylakça dolaşması fakat aynı şeyin kadın için mümkün olmayacağı konusunda ısrar etmesi. Sizin kariyeriniz boyunca cinsiyetiniz sebebiyle ayrımcılığa uğradığınızı hissettiğiniz ya da çeşitli konularda fedakârlıkta bulunmaya zorlandığınız oldu mu?

Kadınların başarılarını –buna sanatsal başarılar da dahiI– erkeklerin başarılarından daha önemsiz gören bir toplumda yaşadığımı aklımdan hiç çıkarmıyorum. Dolayısıyla, bir kadın yazar olarak, edebiyat ve kitap-pazarlama dünyasında çalışanlar tarafından ayrımcılığa elbette uğradım. Neyse ki, şimdilerde bu durum değişiyor. Fedakârlıklara gelince, kendini yazmaya adamış her insanın hayatı belli fedakârlıklar gerektiriyor; kendi yazarlık hayatımda yaptığım fedakârlıkların illaki cinsiyetimle alakalı olduğunu düşünmüyorum.

Dost ile Ulusal Kitap Ödülü'nü kazandınız ve romanınız edebiyat alanında adeta bir sansasyon yarattı. 23 yıllık bir kariyer, sekiz kitap ve böylesi önemli bir ödülün ardından neler hissediyorsunuz?

Ulusal Kitap Ödülü’nü kazanmak benim için sürpriz oldu. Aday gösterilmeyi bile beklemiyordum. Elbette, ödülün hem ABD’de hem de yurtdışında yalnızca Dost romanımı değil, daha önceki kitaplarımı da tekrar gündeme getirmiş olması karşısında minnet doluyum.

Son olarak, bildiğim kadarıyla Dost yakında sinemaya da uyarlanacak. Bu bir yazar için heyecan verici olabileceği gibi korkutucu da olabilir. Siz ne hissediyorsunuz?

Kitabınızın sinemaya uyarlanmasını kabul ettiğinizde, ortaya çıkacak filmin kitaptan çok farklı olacağını anlamanız gerekiyor. Bir film yapılırsa, özgün esere sadık bir adaptasyon olmayacağını biliyorum. Buna hazırım, ama aynı zamanda sinemacıların benim cümlelerimi okuyarak kendi hayal güçlerinden nasıl bir hikâye çıkaracaklarını görmek için de sabırsızlanıyorum.

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın