ÇOCUKLUĞUMUZU GERİ Mİ ALSAK?

Erdi İnci

“Hayatının en güzel evresi ne zamandı?” diye sorulsa, verilecek cevabın hemen, “Çocukluğumuz,” olacağı gelir akla. Ay sonunu görme derdimizin olmadığı, iş bulma kaygısı yaşamadığımız, ömrümüzün ne kadar kaldığı sorusunun bu denli aklımıza gelmediği ve bunun gibi çeşitli “yetişkin” dertleriyle boğulmadığımız, sürekli masumiyetinden, saflığından dem vurulan bir dönem ne de olsa. Güvenlik ve kendini güvenceye almanın, ebeveynlerin kollarına sığınmak, bacakları arasına sokulmak ya da arkasına saklanmak olduğu bir dönem...

Bu yanıtı verirken, çocukluğumuzun da kendi çağında getirdiği çeşitli sıkıntılar olduğunu göz ardı ediyoruzdur her zamanki gibi. Artık elimizde olmayan şeyin, gidenin kötü yönlerini unutmayı tercih etmişizdir. Çünkü nostaljidir, iyi hatırlamak gerekir. Çocukluğu yüzeysel bir huzur, kolaylık, tozpembelik içinde gören klişeleşmiş algımız, kim bilir, belki biraz da bu ihtiyaçtan doğmuştur.

Oysa ki ne kadar da zordu o zamanlar! Daha kendimizi, dünyamızı, kavramları, duyguları yeni yeni keşfediyorken; o tanımsız gelecek kaygısı da tetikte beklerken; ileride yaklaşık kırk yılımızı vereceğimiz mesleğimizi o günden seçecekmişiz gibi davranılmaz mıydı bizlere? Sürekli “ne olacağımızın” kaygısını ve baskısını hissetmez miydik üstümüzde? Hangi yaşta kolay ki ömrümüzün büyük bir kısmını alacak bir alanda yoğunlaşmak, o alanın “en doğrusu” olduğuna kanaat getirmek?  Ya da hayatımızın herhangi bir aşamasında “kim olduğumuzu” bilmek? Yaptığı işleri her zaman heyecanla takip ettiğim Dilara Kavaklıoğlu’nun çocuklar için yazıp resimlediği Büyüyünce Ne Olacaksın Mavi?, aynı zamanda biz yetişkinlere bu konuyu hatırlatıyor. Hepimizin üniversite sınav sonuçlarına ve hatta mezuniyete kadar gözardı ettiğimiz soruyu aslında daha çocukluğumuzda kendimize sorduğumuzu: Cidden biz büyüyünce ne olacağız?

Mavi, hani denir ya "dünyalar tatlısı bir çocuk.” Daha yeni yeni görüyor, yaşıyor ya da görüp yaşadıklarını daha yeni yeni fark ediyor. Bu dünyada ucundan tutup fayda sağlayacağı onlarca iş, çözebileceği sayısız konu var. Ama kendisi karakter olarak tek yönlü bir insan değil. Hangi birimiz öyleyiz ki aslında? O zaman Mavi büyüyünce ne olacağına nasıl karar verecek? Dilara Kavaklıoğlu bu soruyu o kadar güzel soruyor ki Mavi'ye, ondan yola çıkıp biz de soruyoruz kendimize: Gerçi biz büyüyünce ne olmak istiyorduk? Büyüdük ve ne olduk?

Ben de o yaşlarda, Mavi gibi yaşadığım her şeye karşı gelecek hayalimi değiştirirdim. Cübbenin cazibesine kapılır hâkim, Efes'i gezer arkeolog olur, yaşadığım şehirde kilise görüp tarihçi olmaya karar verirdim. Elbette Mavi benden daha başarılı bir şekilde çıkıyor bu meslek karmaşasından.

Kitabı okurken şunu da görüyoruz ki, Mavi bu soruyu sadece kendine sormamış. Her bölümde, ileride ne olmak istediğini resimleyen Mavi'nin akranlarına da denk geliyoruz. Kimisi öğretmen, kimisi yazar, kimisi de astronot olmak istiyor. Yetişkin okurluğumuzla diyoruz ki, keşke bir nesille birlikte bitse artık şu beklenti ve baskı… Bizim gibi, “Çocukluk elden gitti,” demeyecek gerçek okurları içinse, canlı renkleri, suluboya resimleri, umutlu sonu ve Mavi'nin okura verdiği huzurla şahane bir resimli kitap var elimizde.

Meslek ve gelecek dedik… Bunun dışında “aidiyet çabasını” da çocukken yaşadığımız zorluklardan biri sayabilir miyiz? Bir grubun ya da toplumun önemli bir bireyi olmak için verdiğimiz, vermemiz beklenen onca çaba? Görülme ihtiyacı, beğenilme arzusu, kabul görme isteği ya da bu sonuçlara götürecek bütün yollar ve bu yolların yarattığı stres? Domingo Yayınları’nın okurla buluşturduğu Nevermoor da dolaylı yoldan bu soruları tutuşturuyor elimize. Morrigan Crow'un hayatı pahasına Wunderous Cemiyeti'ne girme çabasını, giremezse onu bekleyen gerçeklerin içinde uyandırdığı kaygıyı, lanetli bir çocuk olduğu için bu güne kadar neredeyse tecrit halinde yaşıyorken onu bir şekilde koruması altına alan Jupiter'in gelmesiyle değişen hayatını okuyoruz romanda. Morrigan’ın kutladığı ilk doğum günü, edindiği ilk arkadaş, hatta ilk düşman derken kendi ilklerimizi de hatırlayacağımız onlarca konuyla çıkıyor karşımıza Nevermoor.

Bizim gibi ununu elemeye devam eden insanların eleklerini ellerine ilk kez nasıl aldığını hatırlaması açısından da değerlidir çocuk kitapları. Morrigan Crow'un, üzerine yapıştırılmış lanet yüzünden hayata geç başlaması, bunun sonucunda eleğini yeni yeni eline alması, çabası ve uğraşları Nevermoor’da o kadar güzel anlatılmış ki, onun yaşadığı stresi ben de yaşamış, unuttuğum nefesi almak için çoğu sayfayı hızlı hızlı okuyup, kitabı aynı hızla bitirmişim. Bu heyecanı muhtemelen en son Harry Potter serisinde yaşamıştım.

Seri olmasına rağmen daha ilk kitabında onlarca dile çevrilen, güçlü kurgusuyla fantastik türde hemen klasikleşeceğini garantileyen Nevermoor, yaşadığım deneyimi doğrular gibi, çoğunlukla Harry Potter kitaplarıyla kıyaslanmıştır. Belki de bu, bu türde bu kadar güçlü bir akımı Harry Potter serisinin başlatmasına bağlı. Benim için bu karşılaştırma, daha çok kitabın bende bıraktığı tada ve yaşattığı duygulara dayanıyor. Morrigan Crow günümüz genç yetişkinlerinin Harry Potter'ı olabilecek bir yapıya sahip. Büyük ihtimalle bunun gerçekleştiğine de şahit olacağız.

Başa dönersek… Elimizde şeker kâsesiyle camdan dışarı bakacağımız zamanlara gelelim ya da gelmeyelim, çocukluğumuz hayatımızın her zaman en unutulmaz yılları olarak aklımızda yer edecek. En iyi haliyle bile toz pembe, pamuklara sarılı ve uflarımızın öpülerek iyileştirildiği bir dönemden ibaret olmadığı, olamayacağı gerçeğiyle birlikte.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın