GİZEMLİ, VAHŞİ, UMUT DOLU BİR MACERA

Peron Dokuz Üç Çeyrek

Olcay Mağden Ünal

magdenolcay@gmail.com

Katherine Rundell, kitaplarıyla beni geçmişe götürüyor, çocukluğumun iki sandalye arasına gerilmiş battaniyenin altında el feneriyle kitap okuduğum günlerine. Onun eserleri gerilerden gelen ve sımsıcak anıları hatırlatan bir koku gibi. Öyle ki elimde klasikleşmiş ve yıllar öncesinden bir kitap var sanıyorum, ama sonra bir bakıyorum, karşımda taptaze yazılmış bir hikâye. Rundell, Gökyüzü Çocukları ile adından çok söz ettirdi, ama benim için Feo ve Kurt ile şaha kalktı. Ve şimdi Kâşif! Gerçek bir macera. 

Hikâyemiz bir uçakta başlıyor, sonra o uçak düşüyor. Fred, Con, Lila ve Max; dört çocuk ağaçların arasına çakılan uçaktan sağ çıkıyorlar; ancak düştükleri yer koca bir yağmur ormanı: Amazon. Birlikte hayatta kalmak zorundalar, üstelik başlarında bir yetişkin olmadan, yanlarında durmadan sızlanan Con ve ağlayıp durmakla coşup zıplamak arasında hangisini tercih edeceği bir türlü belli olmayan beş yaşındaki Max ile. 

Aslında Fred’in en büyük hayali zaten bir kâşif olmaktı, ama bununla tanımadığı üç çocukla Amazon ormanının ortasında kalakalmayı kastetmemişti. Neyse ki Max’in ablası Lila, ormanın ve canlıların dilinden anlıyor gibiydi. İlk şok atlatıldıktan sonra kendilerine bir sığınak buldular, ancak şaşırtıcı biçimde başka biri tarafından oraya öylece yerleştirilmiş gibiydi. Ardından bir sal yaptılar ve sonra da ağaçların tepesinde bir harita buldular. Belli ki biri gerçekten de onlardan önce buraya gelmişti. Haritayı takip ederlerse belki de buradan kurtulup evlerine dönebileceklerdi. Ancak vardıkları yer terk edilmiş bir şehirdi. İnanılmaz, büyüleyici, harikulade bir şehir. Ormanın kendilerinden önceki ziyaretçisiyle de orada karşılaştılar: İsimsiz bir kâşif, aksi bir ihtiyar, aksak bir tip. Tekin birine benzemese de evlerine dönmek istiyorlarsa onun yardımına ihtiyaçları vardı, üstelik adam belli ki burada yıllarını geçirmişti ve bir yağmur ormanında nasıl hayatta kalınabileceğini iyi biliyor gibi duruyordu. Adamın bildiği bir şey daha vardı, o da buradan nasıl çıkabilecekleri; yani kendisi bir anlamda bu vahşi ormandan çıkış bileti sayılabilirdi. Onlara yolu gösterebilirdi, ama karşılığında gizli kâşifin Fred’in kesinlikle kabul edemeyeceği bir isteği vardı: Buradan, bu terk edilmiş şehirden kimseye bahsetmemeleri gerekiyordu. Oysa Fred daha şehre adım atar atmaz burayı babasına nasıl da gururla anlatacağını hayal etmişti. Adamın gerekçesiyse şöyleydi: 

“Bu yerin insanlardan korunmaya ihtiyacı var. Bu konuda kendi ülkemin vatandaşlarına güvenmekte zorlanıyorum. Yanlış şeylere önem veriyorlar. Her gün Paddington’a giden 7.15 treninde aynı adamlarla otururdum. Onlara bakıp düşünürdüm. Her sabah uyanıyorsunuz, pantolonlarınızı giyiyorsunuz ve Amazon Nehri’nin güzelliği aklınızdan bile geçmiyor! Bunun nasıl bir gerekçesi olabilir?” 

Hazır yolumuz bu alıntıya düşmüşken kitabın sürprizlerini ve büyüsünü de daha fazla kurcalamamak adına yazarın diline, üslubuna ve tarzına geçiş yapmak daha doğru olacak. Yukarıdaki alıntı aslında özet gibi: Bir yandan kitabın esas meselesinin ne olduğuna dair bir işaret fişeği niteliğinde, öte yandan yazarın kendine has esprili dilini yansıtıyor ve hepsi bir kenara, insanın oturup epey bir süre kendine dönmesini sağlıyor. O bir anmış gibi duran upuzun vakitte şöyle deyiveriyorsunuz: Cidden, nasıl oluyor da insan her sabah uyanıp atmosferi aşmak, uzaya çıkmak ve ardında bıraktığı, mavilere boğulmuş evine bakarak “Ah, çok güzelsin!” demek için can atmıyor? Tam olarak ne ara, duvarların, makinelerin ve tenekelerin ardına tıkıştık? Nasıl oluyor da hiç durmadan, akıllanmadan, umursamadan ve acımadan yıkıp geçiyoruz, giderek yırtıcılaşıyoruz; içine girip tam ortasında kaldığımız tersine bir evrim mi söz konusu?

Neyse ki yazar o tatlı diliyle bizi öyle çok uzun süre kendi kendimize bırakmıyor, yoksa düştüğümüz bu hüzün bataklığı bizi içine çektikçe çekerdi. Rundell, sanki laf arasında aklına gelmiş gibi sarf ettiği benzetmeleriyle bu harika maceranın üstüne tatlı bir sos dökmüş adeta:

“Kahraman diye bir şey yoktur, evlat. Onlar gazetelerin uydurmalarından, özlü sözlerden ve fotojenik bıyıklardan ibarettir. Ben mesela asla bıyık bırakmam, saçmalık ölçüsünde gülünç, ağız kaşı gibi bir şey olduklarını düşünmüşümdür hep.”

“Aman Tanrım! Tadı mezarlıkta yumruk yemek gibi.”

“Ormana yeşil cehennem diyorlar çünkü içinde kuyruklu piyanoları yok. İnsanlar –insanlar derken aptalları kastediyorum– buraya fillerin sırtında piyanolarıyla geliyorlardı. Sonra da fırtınadan çay fincanları kırılınca sinirleniyorlardı.” 

“Çocukların az pişmiş yetişkinler olduğunu söylemiştin.”

Bu kitapta yemek niyetine tarantulalar, gezi için de çetin nehir gezintileri var. Ama bundan çok daha fazlası, kocaman bir keşif var: Söz konusu olan sadece terk edilmiş, gizli bir şehir değil; en küçüğünden en büyüğüne beş insanın kendini keşfedişi var. Sayfalar arasında gezinirken kelimeler bir süre sonra bir patikaya dönüşecek, farkında bile olmadan kendinizi Fred, Con, Lila ve Max ile yağmur ormanının içinde bulacaksınız. Cümlelerin sahibi harflerini bir ipe dizip öyle güzel dokumuş ki o iplik parçasını halat yapıp ağaçtan ağaca konacaksınız. Katherine Rundell okumanın en kötü yanı, her kitabının ardından açlığınızın daha da artması. Duygu Dalgakıran’ın su gibi, hatta yağmur ormanına yakışır heybetli bir nehir gibi çevirisi, Domingo’nun kendine has özenli baskısı, kapağı, şömizi, illüstrasyonları; hepsi bir bütün olup ortaya kendinizi peşine düşmekten alıkoymayacağınız bir Kâşif çıkarmış. Gençlik kitabı kategorisinde yer alan kitap, bana kalırsa yine yaşsız olarak sınıflandırabileceğim nitelikte eserlerden. 

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın