YAŞAYAN HARABELER

Ziyaretçi

Yankı Enki

yankienki@yahoo.com

İngiltere’de tarihsel değeri olan mimari yapıtları ve anıtları korumayı kendine görev edinen English Heritage adlı hayır kurumunun faaliyetleri arasında amaçlarına hizmet edecek doğrultuda kitaplar yayımlamak da bulunuyor. Bu kitapların çoğunluğu başvuru kaynağı niteliğinde rehberler olsa da zaman zaman İngiliz kültürünün, tarihinin ve coğrafyasının hikâyesini anlatan edebiyat eserlerine de yer veriliyor. Örneğin geçtiğimiz yıllarda, içlerinde Jeannette Winterson ve Max Porter gibi isimlerin de olduğu sekiz yazar, İngiltere tarihinde çeşitli açılardan önem teşkil eden sekiz farklı noktayı ziyaret edip oraları konu eden hayalet öyküleri kaleme aldı. English Heritage, bu projenin bir benzerini daha hayata geçiriyor. These Our Monsters başlıklı seçkide İngiliz doğaüstü halk masalları ve efsanelerinden hareketle yazılan yepyeni öyküler bir araya getirildi. Yazarları arasında da Sarah Moss ve Fiona Mozley gibi isimler öne çıkıyor.

Bir ortaçağ uzmanı olan Fiona Mozley’nin kadim bir Kelt krallığından coğrafi bir ilham alarak yazdığı karanlık romanı Elmetı ve 18 ile 19. yüzyıllar konusunda uzman olarak kabul edeceğimiz Sarah Moss’un Northumberland’dan, Demir Çağı’ndan ve Roma İmparatorluğu ile barbar Kelt halkları arasındaki gerilimden beslenerek yazdığı tekinsiz romanı Hayalet Duvar’ı düşünürsek, bu iki yazarın böyle bir projede yan yana gelmesinin çok da şaşırtıcı olmadığını görebiliriz.

Diğer yandan, bu iki romanın paralelliği sadece İngiltere’nin geçmişine yapılan atıflarla sınırlı değil. Her iki roman da özünde bir aile öyküsü anlatıyor. Her ikisinde de bir genç yetişkinin büyüme anlatısı önemli bir yer kaplıyor ve toplumdaki yeri kaygan bir zeminden ibaret olan işçi sınıfından bir baba bulunuyor, fakat babanın öyküdeki rolü iki romanın arasındaki duvarı örmeye başlayacağımız bir noktayı oluşturuyor. Ne de olsa Hayalet Duvar’daki karanlığın sebebi, aile içi şiddetin öznesi olan, İngiltere’nin geçmişiyle saplantılı bir şekilde bağ kurmaya çalışan, modern hayatının yerine antik ve daha yabani bir hayat kurmanın hayalini gerçeğe dönüştürmeye uğraşan, bu uğurda kendi kızını uğursuz ayinlerde kurban etmeyi bile aklından geçirecek, adeta on sekizinci yüzyılın gotik romanlarından fırlamış, hem aşırılık hem de zalimlik timsali sapkın bir baba. Hayalet Duvar tam da bu nedenle, farklı açılardan da olsa tıpkı Fiona Mozley’nin Elmet romanı gibi, aile ve ev hakkında, hatta daha doğrusu, ailenin ve evin çöküşü hakkında bir roman. 

Yakın bir zamanda Merve Sevtap Ilgın çevirisiyle Kafka Kitap tarafından yayımlanan Hayalet Duvar, İngiltere tarihi için önemli bir bölge olan Northumberland’da, modern çağımızın değil de Demir Çağı’nın şartlarıyla yaşama deneyimini tatmak isteyen insanların arzularının nereye kadar kararabileceğini gösteren bir hikâye anlatıyor. Kahramanımız on yedi yaşındaki Silvie, bir yandan hayatında yeni sayfalar açarken, hayatın getirecekleriyle ilgili yeni şeyler öğrenirken, babasının onun hayatından neler götüreceğini de öğrenmek zorunda kalıyor. 

Çağdaş gündelik yaşam ile antik yaşamın, eski ile yeninin sürekli mukayese edildiği romanda, insanların geçmişe duyduğu özlemin saf bir nostaljiden öteye geçip harap bir uygarlığın tekinsizce diriltilmesine ilişkin çabalara sebep olduğunu görüyoruz. Ayağa kalkamayan, sürünen, kıymetini yitirmiş bir geçmiş bu, ama bir yandan da sanki altın bir çağ, hep dönülmek istenecek, gizemli bir şekilde cazip bir tarih. İşte bu iki zaman dilimi arasında da, Silvie’nin babası tarafından örülen hayalet bir duvar mevcut. 

Kitaba adını ve ilhamını veren duvar, gerçekte Romalıları kuzeydeki barbar Britonlardan ayırması için inşa edilen, tarihe Hadrian Duvarı diye geçmiş bir duvar. Romanda ise Silvie’nin babası ve bir arkeoloji profesörü kafa kafaya verip kendi “temsili” duvarlarını inşa etmeye çalışıyor, barbarlığı ve yabaniliği dışarıda tutmaya çalışıyor, yani çok uzak geçmişte yapılan duvarın gerçek öyküsünü tersine çeviriyorlar, çünkü onlar orada uygar Romalıları değil, Britonları temsilen bulunuyor ve onlar gibi yaşamayı tecrübe ediyorlar. Bu, Silvie’nin de dediği gibi, “içerisi diye bir şeyin olmadığı bir duvar.” Profesörün belirttiği şekilde: “Duvar bir nişan… İmparatorluğun sınırı; barbarları dışarıda tutmaktan ziyade nerede olduklarını gösteriyor.” Başka bir deyişle, inşa edilmekte olan duvar babanın nerede olduğunu, nerede olmak istediğini, nasıl biri olmak istediğini de gösteriyor. Toplumun ona biçtiği tüm roller, koyduğu tüm kısıtlamalar, yasaklar, tabular, bu duvarın ardında kalıyor, diğer tarafındaysa her şey mubah.

Hadrian Duvarı

Duvarı dışarıdan, birer Briton olarak yapıyorlar, uygar Roma İmparatorluğu’na karşı yaptıklarını hayal ediyorlar. O nedenle de hayali bir duvar bu ya da bir duvarın hayaleti; geri dönmüş ruhu sanki. Tersine dönmüş, altüst olmuş, vahşi ve korkutucu bir şekil alarak geri dönmüş bir ruh. Bir sınırın, ayrımın hayaleti. Silvie’nin babası da bu sınırı canlandırmak istiyor, çünkü duvarı tekrar yapmak demek yine bir barbar gibi davranabilme özgürlüğü veriyor ona, erkeğe, babaya. Barbarlığın duvarını yapmak demek, uygarlığın zoraki duvarını geçici olsa da yıkmak anlamına geliyor, ona tekrar -en sevdiği varlığa bile- zalimce davranabilme hakkı veriyor. Duvar, erkeği de dönüştüren, vahşileştiren, içindeki hayvanı da salmasını sağlayan bir katalizör gibi işlev görüyor. 

Başka bir açıdan baktığımızda, ev ve aile, aslında hayalet duvarlarla çevrelenmiş, üfleseniz yıkılacak bir yapı, tılsımlarla ayakta duran bir baraka, geçmişin hortlaklarıyla korunan derme çatma bir duvarlar bütünü. Böyle bir babanın ancak kurban vererek kuracağı, koruyacağı bir çatı bu. Annenin ve kızın ise kurban olmamaya çalışarak kaçacağı bir çatı, yıkacağı bir duvar. 

Mozley’nin Elmet romanı, çökmemeye çalışan bir aile hakkındaydı, Sarah Moss’un Hayalet Duvar’ı çoktan çökmüş bir aile hakkında. Nihayetinde bir harabenin öyküsü bu; yok olmuş gibi görünen, bir türlü gömülmeyen, ama yaşayan bir harabenin öyküsü… Ailenin baba haricindeki üyelerini, hem anneyi hem de genç kadını “hayatla ölüm arasındaki zaman ve boşlukta” tutan bir acının, ama aynı zamanda itirazın, başkaldırının da öyküsü. “Artık yaşayanların arasına dönmek için çok geç, tam anlamıyla ölmenin ise henüz vakti değil.”

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın