ALTIN KÜRELER’DE “ESKİ HOLLYWOOD”UN HAYALETLERİ

Abbas Bozkurt

abbasbozkurt@gmail.com

5 Ocak gecesi düzenlenen Golden Globes (Altın Küreler) ödül töreninin yankıları halen sürüyor. Bunda İngiliz komedyen Ricky Gervais’in Hollywood yıldızlarına “Siz gerçek dünyaya dair hiçbir şey bilmiyorsunuz,” diye çıkışan sivri dilli açılış tiradı kadar ödül seçimlerinin arkasında yatan mesajların da payı var. Altın Küre heykelciklerini dağıtan yaklaşık 90 üyeye sahip Hollywood Yabancı Basın Birliği’nin enteresan kararlar verdiği, oylama yapmak yerine bir odada toplanıp kazananları belirlediği ve herkesi şaşırtarak gündem yaratmayı sevdiği hep rivayet edilir. Bu seneki sonuçlara baktığımızda, bu yaşı ilerlemiş beyaz erkek ağırlıklı birliğin ödüllerle -kendince- birkaç mesaj vermeye çalıştığını hakikaten de söyleyebiliriz. 

Bu mesajların en belirgin olanı, sinemanın izlenme şeklini değiştirme hırsı taşıyan Netflix’e ve dolayısıyla Martin Scorsese’nin The Irishman’ine gitmiş gibi gözüküyor. Cannes’da Pedro Almodóvar’ın jüri başkanı olduğu yıl ortaya çıkan “Netflix filmleri sinema değildir, onlara ödül vermemeliyiz,” krizi bu kez örtük olarak yeniden gündeme gelmiş oldu. Ödül kararlarının ardında böyle bir niyet varsa insan sormadan edemiyor, “Öyleyse neden Netflix filmlerini aday gösterdiniz?” Elbette bu filmler tüm yıl boyunca basının ilgisini çeken, sektörü hareketlendiren, üstelik bunları bir halkla ilişkiler taarruzuyla değil sinemasal maharetleriyle başaran yapımlardı. Sinemanın yapım, dolaşım ve gösterim biçimleri tarih boyunca olduğu gibi yine bir kırılmanın eşiğinde, dijital çağın getirdiği değişimler her şeyi olduğu gibi sinema sektörünün belirlediği çizgileri de bulanıklaştırdı. Bunların hepsi kabul, ancak sinema sektörünün en üst düzey yaratıcılarının dahil olduğu bu filmleri sırf gösterim mecralarından dolayı hiyerarşik olarak farklı bir yerde konumlandırmak ne kadar adil?

Eski usullere özlem duyanlar

Ödül töreninde ve ekran başında herkesin birbirinin kulağına fısıldadığı üzere, dijital platform Netflix’in finanse ettiği filmler törende tamamıyla görmezden gelindi. Dram dalında En İyi Film kategorisi için adaylar arasında Martin Scorsese’nin kendi sinemasal mirasına muhteşem bir sonsöz yazdığı The Irishman ve Noah Baumbach’ın usta işi kaleminden gücünü alan Marriage Story gibi iddialı filmler varken, Sam Mendes’in uzun planlarıyla nam salan I. Dünya Savaşı filmi 1917 ödülü kucakladı. 1917 bununla da kalmayıp En İyi Yönetmen ödülünü -Martin Scorsese yan masadayken- eve götürdü. Diğer Netflix filmleri The Two Popes ve Dolemite is My Name de aynı kaderi paylaştı. Bu filmlerin yerine gecede öne çıkarılan yapımlar, 1917 gibi klasik Hollywood tadı taşıyan, iyi bir zanaatkarlık ürünü olan bir savaş filminin yanı sıra, Tarantino’nun Hollywood’un eski tüfeklerine güzelleme yaptığı Bir Zamanlar… Hollywood’da oldu. Özellikle Tarantino’nun son filminin En İyi Komedi Film (Komedi/Müzikal), En İyi Senaryo, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini kazanması verilmek istenen mesajın en açık göstergesiydi. Zira Tarantino’nun eski günlerinden hayli uzakta olan filmi, dağınık senaryosu ve aksayan kurgusuyla pek çok eleştiriye maruz kalmıştı. Daha da önemlisi, filmde Brad Pitt’in canlandırdığı karakter, kimseye eyvallahı olmayan eski usul bir Hollywood kovboyu olarak tam da bugünün politik doğrucu duyarlılıklarına karşı eskinin afili Hollywood beylerini yad eden bir tavrın temsilcisiydi. 

Ricky Gervais

İlginçtir, İngilizlerin saldırgan ve dobra mizah ekolünün günümüzdeki en önemli temsilcilerinden Ricky Gervais’in açılıştaki şovu da son dönemde Hollywood’da baskın olan politik doğruculuk ve kimlik siyasetine karşı hayli sert bir ton barındırıyordu. Elbette Ricky Gervais’in performansını Hollywood Yabancı Basın Birliği’nin bir yansıması olarak almamak lazım. Zaten sıra gelse Gervais en ağır laflarını onlara sıralayabilirdi. Ancak Gervais’in asıl hedefi, Hollywood’da son yıllarda gündemin baş maddesi olan temsil meselesinin pek çok kez arka plandaki sömürü ve eşitsizlikleri gizleyen bir paravan görevi görebilmesiydi. Kadınların, LGBTQ bireylerin, farklı etnik kökenden insanların, dezavantajlı kesimlerin temsil edilme biçiminin yalnızca sayılara ve oranlara indirgendiği türden bir sahte kimlik siyasetinin Hollywood’un göstermelik politik duruşunun son yıllardaki özü olduğuna dair pek çok benzer eleştiriyi zaten işitmiştik. Gervais’in keskin sözlerinin farkı, bunu Altın Küreler gibi Amerika’daki eğlence sektörünün devlerinin yan yana masalarda oturduğu bir ortamda, milyonlarca kişinin canlı izlediği bir anda dile getirmiş olmasıydı. Sosyal medyada infial yaratması elbette boşuna değildi. Tam da günümüz Twitter münazaralarına malzeme vermeye uygun bir çıkıştı Gervais’inki. Kameralar Apple’ın CEO’su Tim Cook’un gülümseyen suratına çevrilmişken, Gervais’in oyunculara seslenerek, “Apple dijital platform açtığında menajerinizi arayarak hemen orada bir iş bağlamaya çalışırsınız, oysa bu firmalar Asya’da binlerce insanı sömüren bir sistemin parçası. Ödül aldığınızda sakın dünyadaki meselelere dair bir söylev çekmeyin çünkü siz gerçek dünyaya dair hiçbir şey bilmiyorsunuz. Küçük ödül heykelinizi de alıp defolun!” demesi elbette ekran başındaki pek çok izleyici için bir katarsis yaratmıştır. Ancak bu konuşmanın da Hollywood’u içeriden sertçe eleştiren pek çok yapıtta/olayda olduğu gibi düzenin kendi içinde müsaade ettiği, fazlalıklarını soğurarak ehlileştirdiği bir performans olduğunu unutmamak lazım. 

Ricky Gervais’in Hollywood gibi dev eğlence sektörlerinin ardında yatan küresel ölçekteki sömürü düzenini bir performansın parçası olarak da olsa hatırlatması her halükarda kıymetli. Onun verdiği mesajın aksine, Hollywood Yabancı Basın Birliği’nin eski günlere dönme istediğinde, düzene ve siyasi angajmanların içinin boşalmasına dair bir dertten ziyade, kendi iktidar alanını korumaya çalışan bir grubun hıncı var. Kendi bildiği düzenden sapıldıkça gücünü yitirdiğini gören, yeni dünyanın muğlaklıklarıyla baş edemeyen bir dolu muktedirin eskiyi muhafaza etme güdüsü… 

Tabii tüm bu yorumların bir kuruntu olması ihtimali de var, belki de böylesi bir “eski tüfek Hollywood erkekleri dayanışması” tamamen bizim kafamızda kurguladığımız bir olgudur. Hatta umarız öyledir. Martin Scorsese’nin The Irishman’de bir anlamda eski fimlerinin günahını çıkartarak anlattığı üzere, kendi iktidarının peşinde dünyayı şiddet ve nefretle dolduran “sert adamlar”ın hayatlarının romantize edilecek bir tarafı yok. Altın Küreler’deki Robert De Niro, Al Pacino, Joe Pesci ve Martin Scorsese’li o görkemli The Irishman masası, tam da eski Hollywood ile günümüz hassasiyetlerinin harmanlanabileceğine dair getirdiği umut için ödülü ya da takdiri hak ediyordu. 


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın