BİR GECEDE DEĞİŞEN DÜNYA VE BABA MİRASI

Dünyanın Yazısı

Mert Tanaydın

mert.tanaydin@gmail.com

Bazen uyandığında her şey bir gece önceki gibi gözükür ama bir haber akışında denk geldiğin bir gelişme aslında her şeyin daha değişik olduğunu hatırlatır: Amerikan askeri teknolojisi tarafından İranlı bir başkomutana suikast yapılmıştır. Artık dünya daha belirgin bir savaş iklimine girmiştir. Senin yaşadığı yerdeki koşulların bu savaş ikliminden nasıl etkileneceği henüz belirsizdir. Meydana gelen bir olayın zaman içinde etkilerini nasıl yayacağı kolay kolay öngörülemiyordur. Her şey aynı görünürken aslında aynı değildir.

ABD’deki son seçimlerde bir ölçüde sürpriz biçimde başkanlık koltuğuna oturan Donald Trump’ın hangi politika değişikliklerini yapacağı ve ülkesinin, dolayısıyla dünyanın ne yöne gideceği öngörülemiyordu. Bizzat kendi vaatleri vardı elbette ama sürprizleri bol, pragmatik ve bir ölçüde de edepsiz ya da rasyonel gözükmeyen karakteri dünyanın yönünü belirleyenlerin iyice belirsizleşmesine delaletti. Dünya tarihi önemli konumlara gelmiş nice benzeri belirsiz muktedirin bile isteye ya da farkında olmadan yarattığı tahribatın kayıtlarıyla doludur.

Bazen kurgu geleceği öngörebilir. Bazı yazarlar her nasılsa akıllarını veya yeteneklerini o kadar başarıyla kullanır ki bizim şimdi yaşadıklarımıza çok benzer olasılıkları çok önceden kaleme aldıkları anlaşılır. Kehanet yetenekleri olduğundan ya da yazdıklarıyla geleceği planladıklarından olmaz bu elbette, çok büyük ihtimalle tarihten çıkardıkları sonuçların hayatın gerçek saçmalığına uygunluğundan kaynaklanır sanki. İşte bu beklenmedik olanları tutturabilme başarısını gösteren yazarlardan biri de aramızdan birkaç sene önce ayrılan Philip Roth.

Oldukça dünyevi bir yazardı Philip Roth. Yahudi kökenli Amerikalı olarak kökenini inkâr etmeden, yok saymadan ama gündelik hayatın sıradanlığında inançlara, kültürlere, topluluklara, ailelere, kalıplara boyun eğmeden, yeri geldiğinde eleştirerek, öfkelenerek, hiçe sayarak, dalga geçerek, saygısızlık kabul edilecek tavırlar sergileyerek, kendi kendine bulduğu, dert ettiği taraflardan yaklaşarak romanlarında kullandı. Amerikalılığın renklerinden biri oldu, yer yer ağır eleştiriler de getirdi, yer yer ağıza alınması zor ifadeler de sarf etti ama tüm bunları “kurgu” ya da “roman” standartlarında, hem de büyük bir başarıyla yaptı. Neler Roth’un bizzat kendi yaşamında olmuştur neler aklının ya da uydurma yeteneğinin ürünüdür pek de ince elemeye gerek yok. Sağlıklı ya da ortalama olağanlıktaki ömrü boyunca yazdığı romanlarıyla ve öyküleriyle diyeceğini tam da istediği gibi dedi zaten, zaman zaman büyük tepkiler çekse de. Tükendiğini hissettiğinde de, 2012’de, bilinçli olarak emekli etti kendini, artık bir yazar için emekli olmak ne demekse. Altı yıl sonra da vefat etti ve üretim tamamen durdu. Sonrası mirasının yönetilmesi... 

Philip Roth

İşte dünyanın ilginçliği öyle ki Philip Roth’un 2004’te yayımlattığı son döneminin en görkemli romanlarından biri olan Amerika’ya Tuzak, içerdiği 1940’taki Amerikan başkanlık seçiminde Roosevelt’in yerine Cumhuriyetçi Lindbergh seçilseydi ne olurdu şeklindeki alternatif tarih fantezisiyle, bir bakıma 2016’da seçilip 2017’de göreve başlayan Trump’ın başkanlık dönemini tahmin etmiş oldu. Trump’ın gireceği ikinci seçim yarışı yılında bu romanın bir uyarlaması Mart ayında HBO tarafından dizi film olarak ekranlara getirilecek. Biz de tedirgin edici gelişmelerle sarsılan gündelik yaşantımızda, Monokl edebiyat dizisinden Merve Sevtap Ilgın çevirisiyle geçtiğimiz yılın sonlarına doğru yayımlanan Türkçesini okuyarak bir kökene ya da bir kategoriye imhaya varacak derecede düşmanlık duyan pragmatik bir zihniyetin “özgürlükler retoriğiyle” meşhur Amerikan idaresini ele geçirirse ne olabileceğinin bir versiyonunu inceleyebileceğiz.

Aslında Philip Roth sessiz sedasız 2019 yılında kitapları Türkçeye en çok çevrilen yazarlardan biri oldu. Monokl yılın ilk yarısında Roth’un 1995 tarihli başyapıtlarından, “azgın tekelik” meselesinde kan donduran boyutlara ulaşan Mickey Sabbath karakterini dünya edebiyatına armağan ettiği Sabbath’ın Tiyatrosu’nu Kıvanç Güney çevirisiyle yayımlamıştı. Yapı Kredi Yayınları ise iki önemli Roth yapıtını eşzamanlı sundu: Daha önceden Ayrıntı tarafından da yayımlanmış Bir Komünistle Evlendim İlknur Özdemir çevirisiyle, Roth’un babası Herman Roth’u kaybetmesinin ardından 1991’de yayımlattığı Baba Mirası Avi Pardo çevirisiyle geldi. 

Roth kimi zaman bizzat kendini ve ailesini kurgusuna katmıştır; Amerika’ya Tuzak’taki alternatif tarih aynı zamanda dört kişilik Roth ailesinin (ressam ağabeyi Sandy, dirayetli ev kadını annesi, sigortacı babası Herman ve henüz öğrenci olan Philip) gerçek yaşantısının üzerine kurulmuştur mesela. Baba Mirası da “gerçek bir hikâye” alt başlığını taşır ve bir romancı ne kadar gerçekleri anlatabilirse o kadar gerçek izlenimi verir. (Roth’u daha yakından tanıyan okurlar gerçek olup olmamasına pek de umursamazlar bana kalırsa.) Franz Kafka’nın meşhur Babaya Mektup metninin bir yansımasını da içeriyor Baba Mirası: Sigortacı yazı heveslisi (hiçbir zaman profesyonel yazar olmadığını, yazdıklarının yayımlanmasından kazanç elde edip imza günlerine gitmediğini unutmamalı) Franz’ın babası Hermann’a kendi ölümünden birkaç zaman önce ilişkilerini irdeleyen ve hiçbir zaman ulaştırmadığı bu mektup çağdaş edebiyatta babalarına seslenmeye çalışan oğulların ilk ürünlerinden biridir; Philip ise iyisiyle ve kötüsüyle şöhreti, maddi kazancı, mesleğinin getirdiği her şeyi üstlenen profesyonel bir yazar olarak sigortacı babasının ölümünden birkaç zaman sonra ilişkilerini irdeleyen bir roman yazmıştır. Kafka hiçbir şeyi olmayan babasının her şeyi olduktan sonra oğlunu var ederken aslında oğlunun kendisini var etmesinin önüne geçtiğini öne sürer. Roth ise kendi başına her şeyini elde etmiş bir yazar olarak, babasından sadece onun da babasının Galiçya’dan gelirken getirdiği tıraş çanağını ya da en azından kendisi inanmasa bile kültürüyle ve babasıyla ilgili olduğu için dini bir nesnesini kendisine miras bırakacağını umarken, muazzam bir Roth sahnesi neticesinde bambaşka bir mirasa konacaktır. 

Babaların varlıkları ve sonra da gerek hastalık yoluyla gerekse de apansızın ölümleri sonrası yoklukları, yaşarken etkileri ve ardından kalan mirasları konusunda son zamanlarda çok fazla okuma ve düşünme fırsatı bulmuştum zaten, kendi babamı da kaybettiğim son aylarda. Knausgaard’ın hem kendisiyle, hem babasıyla, hem de karanlık bir Avrupa’yla yüzleştiği Kavgam romanlarının sonuncusunu beklerken, Thomas Bernhard’ın otobiyografik kitaplarında biyolojik babasının ikamesi büyükbabasıyla ilişkisini ve biyolojik babasının arayışını okurken, yayına hazırladığım Fernando Aramburu’nun Anayurt romanında umulmadık bir biçimde öldürülen bir aile babasının ardından olanları detaylıca incelerken, Albert Barrero Tyszka’nın Babam Giderken’inde bir doktorun bile babasının hastalığının önüne geçemeyeceğini öğrenirken ve daha pek çok metinde babalarla karşılaşmış, oğullara (ve kızlara) neler yapıp bırakabildiklerini anlamaya çalışırken kendimi özdeşleştirebildiğim Franz Kafka’dan aslında olmak istediğim türden bir yazar olan Philip Roth’a geçebileceğimi de anladım: Babama içerleme ve öfke dolu bir mektup yazmanın çok ötesine geçmişim çünkü; ne de olsa tüm varlığıyla (iyisiyle kötüsüyle, gücüyle hastalığıyla, hatta varı ve yoğuyla) kendisine sevgi duymaya ve anlayış hissetmeye başlamıştım çoktan. Bir gece yattıktan sonra gelen telefonla uyandığımda etrafımdaki her şey yattığımdaki gibi gözükürken aslında her şeyin nasıl daha değişik hale geldiğini hazmetmeye çalışıyorum hâlâ, edebiyatın da yardımıyla.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın