POLİSİYENİN İZİNDE BİR METİN DENEYİ: İKİNCİ EŞ SERÜVENİ

Nazlı Berivan Ak

Çok katmanlı bir metin deneyi Finkel’ın romanı, hayal ile gerçeğin, kurgu ile yakın dönem tarihinin birleştiği kışkırtıcı, kimi zaman zorlayıcı bir metin. Yirmi yıllık bir çalışma serüveninin sonunda ortaya çıkan metin Abdülhamid’in ve bir impatorluğun sona adım adıma yaklaşmasını polisiye kurgunun imkanlarıyla anlatıyor. Üstelik peşinde olduğumuz kayıp bir Sherlock Holmes öyküsü! Gazeteci yazar Andrew Finkel ile İkinci Eş Sürüveni’ni konuştuk.

İkinci Eş Serüveni’ni 20 yıl önce yazmaya başladınız. Başta bir senaryo metniydi, sonra bir romana dönüştü. 20 yılın ardından hikayenin geldiği noktadan memnun musunuz? Süreçte çok kereler yön değiştirip farklı şekiller aldı mı?

Tüm proje Abdülhamid’in, Sherlock Holmes sevgisi ve karakterin yazarı Arthur Conan Doyle’un kimsenin bilmediği bir Sherlock Holmes macerasından bahsetmesinin yarattığı gizem üzerine kurulu. Metnin bir senaryo olarak hayatı, yapımcı bir arkadaşımın bunun kimin yolculuğu olduğuna karar vermem gerektiğini söylemesiyle son buldu. Çünkü hikayenin hiçbir karaktere ait olmasını istemiyordum ve fark ettim ki aslında karakterlerimin bu sahiplik için savaşmasını istiyordum. Aynı zamanda da bir imparatorluğun sonu -bir ölüm ve devamlılık- hikayesi olmasını ve insanların ve kültürlerin, geçmişini inkâr edenler için bile nesiller boyunca nasıl baki kaldığını anlatmak istiyordum. Başka bir edebiyatçı arkadaşım da hikayeyi bir roman olarak ve birinci tekil anlatıcı tekniğiyle yazmayı denememi söyledi. Bir süre bu öneri işe yaradı ancak sonra anlatıcımın olan her şeyi anlamasının ya da bilmesinin mümkün olmadığını fark ederek başka anlatıcılar kullandım. Sanırım ben de tüm karakterlerin kendi kaderlerini tamamlaması ve tüm gizemlerin çözülmesinden tatmin olduğum noktada romanla olgunlaştım. Tabii bir tanesi hariç. Mutlaka bir gizemi açıkta bırakmalısınız.

Conan Doyle romanda İkinci Eş Serüveni’nin favori hikayesi olduğunu söylediğinde bunun gerçek bir röportaj olduğunu düşündüm. Bu “yalan bilgi”nin zamanla bir şehir efsanesine dönüşmesinden korkuyor musunuz?

Kurgu dünyayı her gün uyandıkları dünyadan daha gerçek sayan bir güruh var, kitabın hitap ettiği bir konu da bu. Arthur Conan Doyle’u da oldukça rahatsız eden şey, insanların Sherlock Holmes’u kendi edebi tahayyülünün bir ürünü değil de gerçek olduğunu düşünmeleriydi. Doyle da hikayelerinde Sumatra’nın dev sıçanı gibi aslında gerçek olmayan ve bu durumla alay eden referanslar veriyor. Bunları uydurduğunu da söylemiyor, böylece Sherlock Holmes hayranları yazarın ne demek istediğini “keşfetmek” için sokaklara dökülüyor. Eğer İkinci Eş Serüveni bir gerçeklik ya da şehir efsanesine dönüşürse bundan ancak memnun olurum. Beni en çok mutlu eden şeylerden biri de çevirmenim Işılay Kür’ün kitaptaki şiirlerin farklı katmanlarıyla iletişim kurması ve Osmanlıca asıllarını görmek istemesi oldu. Ama aslında şiirleri kendim “uydurduğum”, İngilizce yazdığım için Türkçe asılları da doğal olarak yoktu. 

Andrew Finkel

Kara Hafta Polisiye Festivali’nin düzenledik geçen ay, konuşmacılardan biri de sizdiniz. Tüm oturumlar büyük ilgi gördü, en kalabalık senemizi geçirdik. Okurların polisiyeye artan ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Polisiye için bir altın çağa girmiş olabilir miyiz?

Bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Bence Altın Çağ Raymond Chandler ve Agatha Christie’ydi. Polisiyenin sevilmediği herhangi bir dönem olduğunu düşünmüyorum, popüler roman var oldu olalı durum bu. 1891 yılında Sherlock Holmes öyküleri The Strand’de yayınlanıyormuş. Bu dergi daha çok banliyödeki evi ile şehirdeki işi arasında tren yolcuğu yapan yolcuların yolculuklarında okuduğu bir dergi. Birçok öykünün banliyölerde başlamasının bir nedeni de bu. Her şeyi bilen dedektif ve yanındaki naif eşlikçisi tanıdık arketipler ve öykülerin popülaritesini de açıklıyor aslında. Sanırım İngilizcedeki “Whodunnit” konseptini en iyi karşılayan tür gizem romanları. Benim başlangıç noktam da buydu aslında. Devamında “Ne yaptılar?”, “Neden yaptılar?”, “Nerede yaptılar?” soruları geliyor. Böylece aslında romanım geleneksel gizem romanlarının izleğini sürüyor ve kendi yolunu buluyor. 

Leyla ve Watson, bir katilin yerine bir hikayenin peşine düşüyor. Asıl rolü bir metne vermeniz, aynı zamanda bir gazeteci ve yazar olmanızın bir yan etkisi mi? Aynı zamanda sözcüklerin, cümlelerin, metinlerin çok “tehlikeli” de olabileceğini iyi bilen isimlerdensiniz. 

Kitaba aslında “Conan Doyle en sevdiği hikayenin İkinci Eş Serüveni olduğunu söylerken ne demek istedi?” bilinmeziyle başladım ki böyle bir hikaye aslında yok belirttiğim gibi. Sonra her gazetecinin yapacağı gibi hikayeleri araştırmaya koyuldum. Ve uzun bir süre sanki bunlar benim uydurmam değil de gerçek olaylarmış gibi araştırma yaptım. Sherlock Holmes hikayelerinin ilk yayınlandığı Strand Magazine’i okurken Aralık 1893’te çıkan “The Adventure of the Final Problem” adlı hikayeyi bulmamla aklımda bir şimşek çaktı. Hikayede Sherlock Holmes ölüyor, bu da olay örgümde büyük bir yer kaplıyor. Hikaye sayfa 570’te Holmes ve Profesör Moriarty’nin İsviçre’de bir uçurumdan düşmesiyle sona eriyor. Sayfa 571’deyse Abdülhamid’in bir fotoğrafı ve “Türkiye’nin Sultanı!” başlıklı bir makale. Kurgu hikayem gerçeğe dönüşüyordu. Tabii bir noktada hikayemin yalnızca bir hikaye olduğunu kabullenmem gerekti. Zor bir kabul bu ama evet, kabullendim. 

Sözcüklerin tehlikeli olabileceğini konusuna gelince, evet haklısınız. Aynı zamanda harikalar, büyülüler, yapamayacakları, gerçekleştiremeyecekleri hiçbir şey yok. Her şeyi söylemenin mutlaka bir şekilde bir yolu var. O muhteşem anı bilirsiniz, kelimeler yan yana duruyordur ve bir anda onları öyle bir sıralarsınız ki tam istediğiniz ifade çıkar. Romanımda sahte-gerçek bir Sherlock Holmes öyküsünü parçalar halinde yerleştirdim ve otantik bir dilde yazma deneyimini yaşadım. Tabii ki sayısız Sherlock Holmes taklidi var, ki çoğunu da başarısız bulurum (biri hariç, Anthony Burgess’in Murder to Music’i hem zekice hem de çok komiktir). Benim Sherock Holmes öyküm karakterlerimden birinin Conan Doyle gibi yazması hikayesi aslında, tabii bir sürpriz var bu kısımda da ama açık etmeyeceğim henüz okumayanlar için. 

Her iyi polisiye romanı gibi İkinci Eş Serüveni de çok katmanlı bir roman. Abdülhamid’in gücünü kaybetme hikayesini, yeni bir dünyanın ve ülkenin kurulma hikayesini polisiye bir hikaye üzerinden okuyoruz. Politikayı kurguyla nasıl dengelediniz?

Güzel bir soru. Ben bir siyasetbilimciyim. Bir gazeteci olarak da en çok gururlandığım haberler bir detay üzerinden asıl hikayeyi veren haberlerdir. Bir çocuk sokakta oynuyordur ve o çocuk aslında oynadığı sokak üzerinden büyük bir hikaye anlatıyordur. Ben büyük hikayeyi seviyorum sanırım. Öyküler gerçekliği tam anlamıyla tüm yönleriyle yansıtmaz ama orada büyük bir hikaye olduğu bilgisini anlamanıza yetecek kadar orayı aydınlatır. Tarihi ve tarihin insanlık halleriyle bağlantısını iki boyutlu bir perde gibi kullanmak istemedim ama aynı zamanda karakterlerimin de tarih ve politikayı yazmam için bir bahane olmasına izin vermedim. Sanırım kendime insanlar hakkında ve hikayeleri hakkında yazmayı, aynı zamanda  tarihsel hikayeler ve yaşadıkları zamanları da yazıya katmayı öğrettim. Romanın erkek karakteri yaşlandıkça zaafları ve güçsüzlüğü daha görünür olan bir erkek karakter. Yarıklar, belki de çizgiler, gittikçe derinleşiyor ve bu bir imparatorluğun da sonunun metaforu. Ya da imparatorluğun gitgide çöküyor olması yaşlanmanın metaforu. 

Kan İzlerinin Peşinde romanını okuma şansınız oldu mu? İkinci Eş Serüveni’yle birçok yönden akrabalık taşıdığını düşünüyorum, editör notları, hikayenin kendisi, yan öyküler, yazmanın kendisine air not ve referanslar, müsveddeler ve hepsinin toplamından oluşan bir ana hikaye. Edebiyatın yeni arayışlar içinde olduğunu, metin deneyleri çağında olduğumuzu düşünüyor musunuz? Sizin böyle bir arayışınız var mı?

Hayır okumadım ama mutlaka göz atmalıyım. Yeni ya da eski bir form kazandırmak gibi bir yaklaşımım olmadı romanıma. Bazen öykümü keşke daha doğrudan anlatsaydım bile diyorum. En nihayetinde bir gazeteciyim ve gazeteciliğin en önemli konularından biri formun, biçimin içeriğe etkisidir. Kullanılan sözcükler ve metaforlardaki orijinallik, sunum, dilin canlılığı… Ve tabii öykünün kendisi. Romanımda dil karmaşık değil ama olayların sıralamasında farklı kurgular yaptım. İlk yarıda neredeyse bölümleri istediğiniz sırada okuyabilirsiniz ve yine de konuyu anlayabilir ve takip edebilirsiniz. Romanımla ilgili zor olan şuydu belki de, farklı öykülerle anı anda uğraşıyorum romanda, her birinin başları ve sonları var ve hepsi bir noktada birleşip bir harmoni yaratmak zorunda. Bunu gerçekleştirmek çok kolay değildi. 

Enerji çağından söz ediliyor, zamansızlıktan, sosyal medya dilinden, hızlı metinlerin hükümranlığından söz ediliyor. Siz 350 sayfalık, karakter sayısı bol, katmanlı bir roman yazdınız böylesi bir dönemde. Kimi okurların kitabın konusunu takip etmekte zorlanabileceğini söylemiştiniz. Kurgunuz ne ölçüde bilinçliydi? Sizin için bir meydan okuma olduğu kadar okurlar için de aşılması, başarılması gereken bir proje mi olarak gördünüz romanınızı?

Okurlara karşı olabildiğim kadar nazik olmak isterim. Yazma dersleri verdiğim dönemlerde ilk dersimde şunu işlerdim: Okuru sayfanın başından sonuna dek ara vermeden, bahane yaratmadan, kaçma isteği uyandırmadan metne bağlamalıyız. Bazen kendi kurallarımı çiğnediğimi düşünüyorum. İlk paragrafını okuyun romanımın, ne demek istediğimi anlayacaksınız. 

Işılar Kür’le, çevirmeninizle nasıl bir çalışma yürüttünüz?

Ne yazık ki hiç tanışmadık yüz yüze. Türkiye’nin huzurlu bir şehrinde yaşıyor, bense İstanbul’da tıkılı kalmış durumdayım. Ancak yazıştık ve bir kez de telefonda konuştuk. Her zaman son derece dost canlısı bir tutumu oldu. Birkaç soru sordu çeviri aşamasında ama çok önemli konularla ilgili değildi ve bana biraz da nezaketten bu soruları sorduğu izlenimini verdi. Kitabı sevdiğini hissettim ve benden sonra bu kitabı en dikkat ve özenle okuyan kişinin o olduğunu düşünüyorum. Çeviriye müdahale konusuna gelince, asla, benim için iyi çeviri orijinal dilindeki sesi, tınıyı taşıyan çeviridir. Tabii bu asıl metnin her zaman iyi bir rehber olduğu anlamına gelmiyor.

Türkçeyle ilişkinizden söz edelim isterim. Türkçe öyküler kaleme alıyor musunuz, Türkçe bir roman taslağınız var mı?

Türkiye’de yaşadığım süre göz önünde bulundurulunca bu beni biraz utandıran bir soru. Tabii ki gündelik hayatımı Türkçeyle sürdürüyorum, hatta televizyona çıktığım bir dönem de oldu. Türkiye halkına müteşekkirim, hiçbir zaman acımasız olmadılar Türkçemle ilgili. Eski günlerde gazetelerde köşelerim oldu, tabii editoryal destek alıyordum. Üzücü olan şu ki aslında ben Türkçe yazmıyorum. Bunun nedenini de kendime şöyle açıklıyorum, dili o kadar önemsiyorum ki kusursuz enstrümanlarım yoksa yazmaya girişmiyorum.

Osmanlı tarihi temalı dizilerin, filmlerin böylesine popüler olduğu bir dönemde neden henüz kimsenin Abdülhamid’i ve polisiye sevgisini merkezine alan bir projeye girişmediğini merak ediyorum, sonuçta Sherlock Holmes karakterine özellikle büyük hayranlık duyan bir padişah. Sizin planlarınız arasında böyle bir çalışma var mı?

Böyle bir teklif gelse şüphesiz heyecanlanırım. Sherlock Holmes’un evrenselliğiyle Abdülhamid birleştiğinde müthiş bir şey çıkabilir ortaya. Kitabımı düşününce daha çok bir mini diziye uygun olabilecek bir senaryoya dönüşebileceğini düşünüyorum. Böylesi bir projeye dahil olmayı çok isterim ama kitapla, öykümle yakınlığım düşünüldüğünde asıl yazarın başkası olması daha doğru olur sanırım. 

Romanınız İngilizce okuruyla ne zaman buluşacak?

Baharda yayınlanacak zannediyorum. 

Çok teşekkür ederim. 

Ben de teşekkür ederim.

Satın almak için tıklayınız.



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın