SEZGİN KAYMAZ: “BU BÖYLEDİR, BİR SÜRE MORGDA ÇALIŞIRSANIZ ÖLÜLER SİZİ ARTIK RAHATSIZ ETMEZ”

Adalet Çavdar

adaletcavdar@gmail.com

Sezgin Kaymaz’ın yalnız bir kitabını okuduysanız bile o bir ağabey, bir dost, bir arkadaş olarak girer hayatınıza. Okumayı sürdürdükçe onu, kendinizi ve aranızda oluşan yakınlığı anlamaya başlarsınız. İçinizden ona mektuplar yazar, başınıza gelenleri anlatmak istersiniz. O da zihninizde sizi kendi hayatına dâhil etmeye açıktır. Rahatlıkla hayal edersiniz size sımsıkı sarıldığını. Onun metinlerini okuma yolundaki her girişiminiz, o hayali sarılışın sıcaklığını taşır. 

2019’un Kasım ayında yeni öykü kitabı Benyusuf ile bir kez daha hayatına dâhil oluyoruz Sezgin Kaymaz’ın. Komşuluk nedir, en çok onu hatırlatıyor öykülerinde. Varlıklı olmanın eş-dost sahibi olmak demek olduğunu, dayanmak kelimesinin anlamını hatırlatıyor.  Sezgin Kaymaz ile buluşup, kitabı ve kayıplarımız üzerine sohbet ettik. 

Öncelikle yeni öykü kitabın Benyusuf’ta otobiyografik öğelerin ağırlığını sormak istiyorum. 

Otobiyografik değil. Bir hayal dünyamız var. Ama o dünya hayallerimizden ibaret değil, yaşadıklarımızdan farkında olmadan alıp biriktirdiklerimiz, bir kenara saklayıp unuttuklarımız, yazarken geri gelen şeyler. Eğer otobiyografikten kastın bu kadar genişse o zaman otobiyografik. Bazı kısımlar yaşantımızdan kalanlar, bazı kısımlar hayal gücüyle sınırların zorlandığı yerler.

Peki Sabiş, yani annen ne kadar kurgu ne kadar gerçek?

Ben Sabiş’i ne kadar yazsam da tam yazamam. O bana bir aile kotarmış, 5 babasız çocuğu insan içine karıştırmış bir kadın gibi görünmez; tek başına bir devlet gibi, devlet kurmuş gibi görünür. Çok zor şartlar altında çok büyük meşakkatlerin altına girip onlardan alnının akıyla çıkıp bir taraftan kahkaha atabilen bir kadın Sabiş. Ne kadar acıklı olursa olsun hayat, bizi gıdıklamayı, güldürmeyi başarabilen biri. Sadece ekmekle peynirle karın doymaz, sizin dimağınızın da doyması gerek deyip, belki cüzdanında kalan son parayla sinemaya, tiyatroya götürürdü. Kitap alıp illa okuyacaksınız diye tepemizde boza pişirirdi. Çok özel bir insan. Onun için ne kadar yazsam Sabiş’i az yazmış olurum. Sanma ki bunlar abartı, az bile aslında. Belki de hikâyeleri yazarken o kadar da otobiyografik olmasın diye kasmışımdır bile, ama Sabiş’i kasmamışımdır. Sabiş için hep daha azını yazabilmişimdir, elimden gelememiştir daha fazlası. 

Yazmanın bir duygusal yoğunluğu var, ama sanırım bu öyküleri yazarken duygusal yoğunluğun dozu da hayli artmıştır. 

Öykü yazarken -romanlarda bir tek bunu Kaptanın Teknesi'nde yaptım- sadece birinci şahsın ağzından konuşabiliyorum, tüm hikâyeler öyle. Bu anlamada ben çok fazla rol alıyorum ama orada rol alan karakterle aynı kişi olmayabiliyorum, bazen de oluyorum. Çocukluğun belli bir döneminde yakalıyorum onu, sonra o vitesten bu vitese geçiyorum. Böyle daha mutlu oluyorum. Öykü yazarken ben orada oynuyormuşum gibi, o olayların içinde düşüp kalkan benmişim gibi yazmak daha hoşuma gidiyor.

Hikayelerde geçtiği kadar empat bir karakter misin?

Evet, daha beterim. 

Bununla yaşamak korkunç olsa gerek. 

Alışıyorsun be. Yaşamadan öğrenmiyoruz. Keşke hepimiz biraz empat olsak aslında. Birazcık da olsa, olsak.

Bunun zararını da görüyorsundur ama.

Yok. Ama bence bana değmedi, bana dokunmadı, ben bundan zarar görmedim demek insanlık adına daha büyük zarar görmek anlamına gelir. Ama onun başına geldi, hayır efendim, dünyanın bir yerinde acı, zulüm, kadına işkence, çocuğa taciz, açlık, aç ölen bir çocuk, üşüyen bir çocuk, hayvanlar varsa hepimiz suçluyuz, hepimiz sorumluyuz, hepimiz kabahatliyiz. Böyle olmamız lazım, bu anlamda azıcık empatiye herkesin ihtiyacı var. Acıların çocuğu gibi hissetmiyorum. Yani iyi ki üzülebiliyorum. 

Bir örnekle anlatayım, yolun kenarında gidiyorsun evine veya işyerine doğru tenha bir yolda yürüyorsun, yolun kenarında ağacın dibinde yaralı bir genç adam görüyorsun. Ya ilgileneceksin ya da kafanı öbür tarafa çevireceksin. İşyerine gittikten sonra, "Ya bir çocuk yaralı yatıyordu orada çok üzüldüm," demek empati değildir. Empati, "Bir dakika kardeşim neyin var?" diyerek o kişiye yaklaşmak. Biz kafamızı çeviremiyoruz. Çeviremediğimiz için de daha mutsuz insanlar değiliz, tersine biz daha mutlu insanlarız, yapabildiğimizi yaptığımız için daha mutluyuz. Bu anlamda bizi sıkmıyor, yormuyor. Bizi öyle acıdan beslenen insanlar haline getirmiyor, tersine biz o acıyı biraz olsun azaltabilen insanlar olduğumuza inanıyoruz veya böyle gayret ediyoruz. 

“Ben Yusuf” öyküsünde aslında çok büyük bir şey anlatıyorsun. Dayanmak lazım, meselesi. Sabiş’in size “Evladım o dayanıyor ne kapıcı ne uşak ne de başka bir şey o dayanıyor.” demesini, sadece o cümleyi bile yazsan bir öyküye tekabül ediyor.

Burada dayanmayı bir açayım istersen, Sabiş ne demek istedi? Dayanmak öyle miskin, uyuşuk bir sabırla boynunu büküp teslim olmak, beklemek, Allah ne verirse, birileri acırsa diye beklemek değildir. Yusuf’unki öyle bir dayanmak değil. Yusuf’unki başka bir tür dayanmak. Hani Yusuf’un yaptığı gibi, kızını ayakta tutmak, ona dayanak olabilmek, öyle bir dayanmayı kastediyor Sabiş. Dayanıyor, yani kızına dayanak oluyor, onu ayakta tutuyor, onu yaşatıyor, onu okutmaya çalışıyor. Hakikatte de dayanmak, sabır öyle bir şey. Miskin miskin otur, boynunu bük, kıçını kır, gerisi Allah kerim; o değil dayanmak. İlahiyatın da, teolojinin de, felsefenin de söylediği dayanmak bu değil. Bir dakika ben bunun altından nasıl kalkarım, bunun üstesinden nasıl gelirim, bu halime rağmen demeden ne yapabiliyorsam onu nasıl yaparım burada kastedilen dayanmak. Yoksa hepimiz belli zorluklar yaşadık, belli sıkıntılar çektik, oturalım kalalım, bekleyelim, öyle bir dayanmak yok. O dayanmak değil, o teslim olmak.

Peki sonrasında biliyor musunuz Yusuf’un ve kızının hayat hikâyesinin devamını?

Hayır. Yusuf öldü sonra ama kızını okuttuğunu biliyorum, Sabiş söyledi.

Beni kitabın içerisinde en çok etkileyen öykülerden bir diğeri ise Sabiş’e vedan. Bugün yetişen çocuklarda, sokakta anne-çocuk ilişkilerinde ne görüyorsun? Az önce mesela bir kısım yoksulluktan bahsettik o yoksulluktan çıkışı ya da çıkamayışı nasıl görüyorsun? 

Zor. Ciddi zorluklar görüyorum. Genel bir perspektifle dünyanın bugün çok farklı bir cinnete doğru evirildiğini fark ediyorum. Farklı bir cinnet boyutundayız. Bizim söz geçiremeyeceğimiz,  güç yetiremeyeceğimiz büyük büyük adamlar sanki planlamışlar bu cinneti onlarca yıl önce, aha şimdi de sahneye koyuyorlar gibi bir cinnet hali görüyorum. Afrika’da olanlar; onlar onları kesiyor, onlar onları yakıyor- buralarda olanlar, Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da, Lübnan’da olanlar, Çin’de, Tayvan’da, Amerika’da. Dünya bir tuhaflaştı. Dünya aman canım iklim zirvesi de neymiş demeye başladı. Tuhaf bir yere doğru gidiyoruz. Bu böyledir, bir süre morgda çalışırsanız ölüler sizi artık rahatsız etmez. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki artık, bu cinnet hali bizi rahatsız etmemeye başlıyor. Bu da ister istemez anne-çocuk ilişkilerine, aile ilişkilerine, sosyal yapılara, toplumsal çatılara, hepsine tesir ediyor. 20 sene önce ciyak ciyak bağıracağımız şeylere, şimdi televizyonda haber seyreder gibi bakıyoruz. 

Tam yemek yerken unutmadığım bir görüntüdür, Bosna savaşı, 23 sene önce akşam yemek yiyoruz, haberler veriliyor, aaa savaş ne acı filan diyoruz. Tam o sırada bir görüntü geldi ekrana kafasından vurulmuş kadın, beyni parçalanmış, tavuklar gagalıyor. Hepimiz yemeklerimizi bıraktık, kimimiz kaçtı, kimimiz ağladı, kimimiz televizyonu kapattık yeter artık falan diye. Herhalde bugün çoğu insan dünyayı böyle izliyor, ama yemeğe devam ediyor, bakıyor o görüntüye. Bu hale geldik. İster istemez ailelerin iç dinamiklerine yansıdığı için onların çocuklarla olan ilişkilerine de yansıyor. Çocuğu tacize uğrayan anne mahkemeye gitmiyor, dava etmiyor. "Niye?" diyorsun, "Müslüman’ın Müslüman’da hakkı var," diyor. Tuhaf bir seyir halindeyiz, öyle şaşkın şaşkın bakıyoruz. Hayatımızı, başımıza gelen ve gelmekte olan şeyleri, kedidir kedi diye fıkrası da var ya, televizyon seyreder gibi, haber seyreder gibi, yemekten kalkmadan, iştahımız kaçmadan izliyoruz. Bunu gördüğüm için ben şimdi 23 sene önce olduğum kadar rahat değilim, tedirginim. Biraz daha duyarlı olmamız lazım. 23 sene önceki kadar duyarlı olmamız için de çok fırın ekmek yememiz lazım. Ama bütün dünya için bu böyle. Sadece bizim için değil. Kanıksamışlık var. O kadar çok ki. Morgda habire ölü görüyorsun, artık rahatsız etmiyor seni. Karnın acıkınca da bir sosisli yiyorsun orada.

Benim 2019’un başından beri her yaptığım röportajda sorduğum bir soru var, sana da soracağım. Neyi kaybettiğimizi düşünüyorsunuz? Bu çağda, bu zamanda, bu memlekette insanlar neyi kaybetti?

Ahhh. Ne diyeyim, bence çok şeyi kaybettik. Ya çok büyük bir tablo var benim gözümün önünde; bizim bu şehirleşmeyle kastettiğimiz betonlaşma, o aslında tek başına betonlaşma değil biz aslında başka bir şeyleri kaybettik. Şehirlerin hafızasını kaybediyoruz. O hafızanın içinde yemek kültürü var, komşuluk kültürü var, mahalledaşlık kültürü var, ahbaplık, ahiretlik bu tür şeyler var. Sokakta oynayan çocuğun iki sokak ötedeki aile tarafından bilinip kaybolduysa evine götürülmesi kültürü var, yemek pişirirken kokusu komşuya gittiyse bir tabak götürme kültürü var. Bunların hepsi birden kayboldu. Hepsi birden kaybolduğu için anlamayı kaybediyoruz. Duyarlılığı kaybediyoruz, onun acısını hissedebilme yeteneğimizi kaybediyoruz. O kadar çok şeyi seyrediyoruz ki, artık aslında seyretme yeteneğimizi de kaybediyoruz. Elektron mikroskobuyla ben sana bakarsam ben seni görmem ama elektron mikroskobu seni yedi yüz milyon defa büyütüyor, senin herhangi bir hücreni ama senin hücrenle arkandaki camın hücresi aynı, karbon temelde atomu aynı. Ben dümdüz bir karbon dünya görüyorum. Bu kadar iyi gördüğün zaman hiçbir şey göremezsin. Biz o kadar çok görüyoruz ki; fenalığı, iyiliği, kötülüğü, kopan ilişkileri, duyarsızlaşmayı artık görmez hale geliyoruz ve bunu da görmek zannediyoruz. Elimizdeki tabletlerle, cep telefonlarıyla, akıllı bilmem nelerle birileri tarafından yönetiliyoruz, yönetildiğimizi görmüyoruz. Bence görme yeteneğimizi kaybettik, sadece bakıyoruz artık mikroskoptan bakar gibi bakıyoruz ama görmüyoruz. Karbon, karbon, karbon… Hepsi geri dönüyor bize.

Peki bu cenaze merasiminden kaçışınız doğru mu?

Merasim kısmı doğru.

Neden?

Bilmiyorum, yani bir ölümün böyle hani düğün dernek uğurlanmasıyla, belli ritüeller, belli şekil şartlarıyla uğurlanması arasında ben bir fark görmüyorum. Ona uy, buna uy, şöyle dur, şunu yap, şurada çömel, burada kalk falan bu seremonilerden rahatsız oluyorum. Belki doktora gitmem lazım. Korkmak da değil, beni rahatsız ediyor. Ne oluyor yani tamam çok sevdik, öldü tamam. Biz de bir gün orada yatacağız. Tamam da. O merasim kısmı, cenazedeki defin kısmı değil, gasilhanedeki yıkanma kısmı değil, öldüğü acı anı değil, o kasvet anları değil, o merasim, sembolik kısmı bana dokunuyor. Güney Amerika’nın bir bölgesinde ölülerini her sene çıkartıyorlar topraktan, yeni giysiler giydiriyorlar, evde baş köşeye oturtuyorlar, sokakta biraz onunla dolaşıyorlar, sonra tekrar götürüp gömüyorlar. Her sene yapıyorlar bunu, bundan ne farkı var onun. O da sembolik bir şey, bu da sembolik bir şey. Kendimi savunmuyorum, öyle bir rahatsızlığım var. Tamam mezarın başına gideyim, onu toprağa indireyim, ne bileyim, yıkayayım da ama öbür tarafında biraz rahatsız oluyorum. Psikopatik bir şey.

Bu öykülerde, anlatıcı olan çocuk kahramanın aslında büyürken pek çok kahramanı varmış. Ve aslında onların kahraman olduğunun da çoğu zaman farkında değilmiş. Bu kahramanlardan geriye insana büyürken ne kalır, o karakteri ne kadar şekillendirir? 

Her şey kalır, her şey durur, hayatı sorgulamaya başladığın zaman -sorgulama şart- oradan kendine oluşturduğun yapıya göre bir şeyler alıp onu kendine katarsın. Bunu farkında olarak yapmazsın, alır ve kullanırsın. Hakim Amca’nın yediği darbe karşısındaki esprisi mesela, onu katarsın, onunla dalga geçersin, şakasını yaparsın. Ama çok asık suratlı, çok korkutan bir tip olmasını almazsın. Bunu bilmeyiz. Bunlar hep bizde birikir, bunların bizde birikmesi için Sabiş gibi bir annenin elinde olmak, ufku açık bir ailede büyümek lazım. Çünkü çocukların soyut kavramları ergenlik çağından önce oturmaz. Bundan öncesinde ona dogmalar verirseniz, sorgulamayı asla öğrenmezler, sorgulamazlar. Sadece inanırlar ve giderler. O zaman da onlara belli şeyleri anlatamazsın. Anlatamayınca da onların alacağı malzeme bellidir. Onlara ne verildiyse o, seçemezler.

Kitapta da bir mektup öyküsü var. Yazar mektuplaşması meselesi, senin gerçek hayatta da mektup kardeşlerin var. Sana yazan herkese cevap veriyorsun, nasıl bir diyalog ortamı var o mektup kardeşliğinde, nelerle karşılaşıyorsun, ne görüyorsun, insanlar neleri, nasıl anlatıyorlar? 

Çok güzel bir samimiyet görüyorum. Zaten samimi olmayan yazmıyor, yazdığı zaman da belli bir içtenlikle yazıyor. Ne bileyim bir kitabı okumuş, beğenmiş, bir şey atıyor oradan, ne güzel yazmış, şunları hissettim falan diye. Ben cevap verince çoğu şaşırıyor. Nasıl cevap verdin, hiç beklemiyorduk diye. O şaşıranların bir kısmı ağıma takılıyor.  Bir daha mektup yazıyor, ondan sonra ben tekrar cevap verince doğarsa mektup kardeşliği doğuyor. O mektup kardeşliğinde sınır yok. 

Şunu gözlemliyorum; yüz yüze olduğumuzdan çok daha samimiyiz mektupta, çok daha kendimiziz, belki de karşımızdakini görmediğimiz için içimizi daha rahat dökebiliyoruz ve ondan da bir kötülük görmeyeceğimize inanmamız gerekiyor. Güvenin yüzde yüz olduğu bir ortam orası. Her şeyi birbirimize anlatıyoruz, kardeşleşiyoruz, karşılaştığımız zaman da sanki dün ayrılmışız gibi aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, öyle kucaklaşıyoruz. Çünkü biz birbirimizi kimsenin bilmediği kadar iyi bildiğimiz bir dünya yarattık mektuplarda ve çok özel bir dünya. Hani bir anlatırsam yer yerinden oynar.

Şu an kaç mektup kardeşin var?

Bin civarı filan.

Ne kadar zamanını alıyor bu?

Her gün yedi, sekiz, on, bazen yirmi mektup geliyor. Ben de hiçbirine kısa kısa yazmıyorum. O zaman içimden ne kadar yazmak geliyorsa yazmak o kadar yazıyorum. Bunda kısıtlamıyorum kendimi, "Bir dakika, benim işim var yazamam şimdi," dediğim hiç olmuyor. Sektirdiğim günler olur ne bileyim, yukarı çıkmamışımdır, yorgunumdur, odun kesmişimdir, öyle şeyler olur. Onun haricinde inanın vakti de çok dert etmem. Genelde geceleri on ikiden, birden sonra başlıyorum o mektuplara bakmaya sabah üçe, dörde kadar sürüyor. Ondan sonra da kendi roman, öykü ne yazıyorsam onla uğraşıyorum.

Seni besliyor da aynı zamanda da…

Yüzde yüz. O çok acayip. Çünkü yazmak eninde sonunda bir pratik meselesi; hem okuma pratiği hem yazma pratiği ikisini de yapıyorsun; mektubu okuyorsun, ona bir cevap yazıyorsun. Ve bir renk pratiği aynı zamanda her mektup başka bir renk ne kadar çok renk varmış ne kadar çok. Hepsinden bir hayat bilgisi alıyorsun, sen hep aynısın ama karşındaki hep değişiyor, hep farklı ve hepsini tanıyorsun giderek, çok başka bir dünyada buluşuyorsunuz. Biz bazı mektup kardeşlerle o kadar samimi oluyoruz ki, ikimiz de birbirimizi hiç görmemişiz, hani belki benim fotoğrafımı dergide filan gördüyse o beni tanıyor, ama ben onun yüzünü bilmiyorum daha fotoğrafını görmemişim, tanımadım diye bozuluyor mesela bir yerde karşılaştığımızda. Kitabı koyuyor, imzalar mısın bana, sen kimsin? Soramıyorsun da sen kimsin diye, yüzlerce sayfa mektuplaşmışız. Bilmiyorum. Hatırlatınca kırılıp, dökülüyorum. Ama nereden bileyim? O sevgiden ortam öyle bir sıcaklaşıyor ki, sanki hep yüz yüzeymişiz, kapı komşuymuşuz gibi, kahve şeker istemeye gitmişiz gibi. O sanıyor ki ben onu biliyorum. Ne kadar güzel bir şey, aslında onu biliyorum da yüzünü bilmiyorum. Veya üç sene önce gördüm, hafızamdan silinebiliyor, aşina geliyor ama onun o olduğunu bilmiyorum. Mektupla o yüzü örtüştüremiyorum. Bir de azar işitiyorum, aşk olsun. 

Satın almak için tıklayınız.



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın