SELİM İLERİ: “YENİNİN NE OLDUĞUNU ANLAMAK İÇİN GEÇMİŞİ BİLMEK GEREKMEZ Mİ?”

Adalet Çavdar

adaletcavdar@gmail.com

Selim İleri okumak insana garip bir huzur veriyor. İyiliği, inceliği, dostluğu, vefayı ve âşkı buluyorsunuz onun eserlerinde. Yeni kitabı Bir Gölge Gibi Silineceksin, Eylül ayında Everest Yayınları tarafından okurla buluşturulacak. Denemelerin yer aldığı kitap evin içinde köşelere saklanan notlarla oluşturulmuş. İleri’nin okuma notları, hayatında sanata verdiği yer, dostları, her şey bu kitabın içinde yer alıyor. Okurken hüzne kapılmamak mümkün olmuyor çünkü o günün dostlukları ve kültür-sanat ortamı insana rüya gibi geliyor... Bugün içinde yaşadığımız çiğlikler iyice anlamsızlaşıyor. Ne zaman onun hakkında bir şeyler yazmaya kalkışsam aklıma hep Selim İleri’nin edebiyatın hafızası olduğu gelir. Bizim “edebiyata vefa” diyerek tanımladığımız yazıları, onun için belleğinde iz bırakan yapıtlar. 

Selim İleri ile hem yeni kitabı Bir Gölge Gibi Silineceksin’i hem de bugüne ve yarına bakışını konuştuk. 

Bir Gölge Gibi Silineceksin, çekmecelerde biriken notlarınızla ortaya çıkmış bir kitap... 

Evde bana yardıma gelen dostumun “Bu dosyalar ne olacak?” diye sormasıyla ortaya çıktı. 33 yıldır birlikte çalışıyoruz. 30 yıldır kadın aynı dosyaları görüyor ve ev temizlik yapılamaz hâle geldi. Onları kaldırayım, yok edeyim dedim. Kıyamadım. Ben de tasfiye etmeye karar verdim ve o sırada aklıma geldi; onlar o doğal, hiç ellenmemiş halleriyle bir kitap olamazdı. Yine de bunları bir araya getirmekten bir anlam çıkar mı diye baktım. Öyle oluştu. 

Neleri yok ettiniz?

Çok abuk subuk şeyleri... Mesela Sartre’ın Özgürlüğün Yolları kitabını okumuş, beğenmemişim. Bu da roman mı, falan gibi notlar... O tarz şeyleri yok ettim. 35 yıl öncesinden bugüne gelen notlar. Malum, son not 2019’un. Bugün hâlâ aynı düşüncede olduğum şeyleri korudum. Ötekileriyse kendimi çok fazla rezil etmemek için yok ettim. 

Ne hissettiniz onları toparlarken?

Hüsran duydum; yola ne umutlarla başlanmış! Nihayetinde giderek umutsuzluğa varıyorlar. Başlangıçla bugünün, o uzun sayılabilecek iki yolun birbiriyle ne kadar çeliştiğini hissettim. 

O çelişkiyi üreten şey zaman mı?

Hem zaman hem gelinen nokta. Hem zamanın geçip gidişi ve o zamanda yapılması gerekenlerden bazılarının yapılamamış olması ya da istendiği gibi altından kalkamamış olmam. Proje hâlinde kalmış olmaları etkili oldu. Ama ortam olarak, özellikle edebiyat ortamı olarak geldiğimiz nokta da beni çok ürküttü. Oradaki konuların ya da temaların, izleklerin ya da işlerin dörtte üçünün bugün hiçbir karşılığı, okuru yok. Bir çok insana oradaki isimler hiçbir şey ifade etmeyecek diye düşünüyorum. 30 yılın bir dökümü, hatta belki 50 yılın. 

Örneğin kaybettiğimiz Oktay Akbal; yeni kuşağın Oktay Akbal’ı okumaması kendileri için büyük kayıp. Son yazılardan biri bununla alakalı mesela. Okuyucu potansiyeli kazandırsam bana yeter. Bu kitabın amacı bu. Mesela Oktay Rıfat okuyan kaç kişi var bugün Türkiye’de? Çok büyük bir romancı ama siz ne yaparsanız yapın, moda olan neyse onun peşinden gidiliyor. Tabii o da bir okumak ama neye yarıyor edebiyatımız adına? Hiçbir şeye! Şunu gördüm: Bana sorarsanız Tanzimat sonrasından başlayıp 60’lara kadar gelen çok büyük bir edebiyatımız var. Ama o edebiyata arzu duyan okur kalabalığı giderek azalmış vaziyette. Tabii ki bu doğal bir şey ama yeninin ne olduğunu anlamak için geçmişi bilmek gerekmez mi?

İlgimi çeken şeylerden biri de daha önceki kitaplarınızda da edebiyata hep vefa gösterir oluşunuz...

Aslında vefadan değil. Onların gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorum ve bugünkü sorunların kökenlerine dair ipuçlarının orada olduğuna inanıyorum. 

2000 sonrası yayınlanan eserlerde çok az kelime kullanılıyor. Sizin eserleriniz insanlara unutulmuş kelimeleri, deyimleri de hatırlatıyor. Bir edebi doyum meselesi... Bunun yok oluşunun nedeni ne sizce?

Gençlere suç atmak en yanlış cevap olur. Onların böyle şeylerle haşir neşir olmalarına olanak tanımayan bir ortam sözkonusu. Bir defa, dilin bu kadar az sözcüğe indirgenmesinin altında her şeyin gündelik bir noktaya getirilmesi olduğunu düşünüyorum. Öyle olunca kendini bir iki kelimeyle ifade ediyor. Yalnızca okumak da değil, mesela tiyatro var. Tiyatro dili en iyi öğreten imkânlardan biri. Şimdi bir avuç ülkü dolu insanın canları pahasına yaptıkları tiyatrolar dışında hiçbir şey yok ortada. Hâl böyleyken dil gençlere nereden akıp gelecek?

Bir de hafızanız çok ilgimi çekiyor. İlk okuduğunuz kitabı bile hatırlıyorsunuz; sizi okumaya teşvik eden öğretmeniniz, ilk okuduğunuz kitap... Tüm bunların arasında nasıl yaşıyorsunuz?

Onlarla yaşıyorum. Yaşlandıkça insanlarla –çok yakın bir çevre dışında– eskisi kadar çok temas etmez oluyorsunuz. Okumaya çok daha fazla zaman bulabiliyorum. Eskiden okuduklarımı sık sık, yeniden okuyorum. Beni mutlu kılan bir şey olduğu için yapıyorum bunu, ders çalışır gibi yapmıyorum. Onun sonucu herhalde. Tabii meseleler de siz yaş aldıkça değişiyor. 

Okumaya ve kitaplara bu kadar düşkün biriyken evden kitap verir misiniz kimseye? 

İki taneyse veririm. Çift değilse vermem. Ödünç istense bile vermem. Kitaplığımı epey azalttım. Çiftleri ayırdım. Artık okumayacağımı düşündüğüm bazı şeyleri kitap meraklısı insanlara verdim. Okumayacağım diyorum ama bir gün lazım oluyor. Sonra gidip sahaftan bulmaya çalışıyorum onları. 

Selim İleri bir günü nasıl yaşıyor? 

Sabahtan öğleye, yaklaşık bire kadar çalışıyorum. Sonra sağlık sorunu dolayısıyla her gün yüzmeye gidiyorum. Öğleden sonra kitap okuyorum. Geceleri bazen televizyona bakıyorum ama mümkün olduğu kadar kitap okuyup notlar tutuyorum. Yazmakta olduğum bir şey varsa onun notlarıyla uğraşıyorum. Eskiden hiç bu kadar not almazdım yazmak için. Hafızamda öylece dururdu. Şimdi öyle olmuyor, bir defterim var ve unutmayayım diye oraya yazıyorum. 

Bu kitap benim sizi daha çok merak etmeme sebep oldu. Yazar, edebiyatçı ve okumaktan çok memnun olduğum biri olan Selim İleri şöyle dursun, kişi olan Selim İleri’yi merak ettim. Pek çok yazarı kaybetmişken eskiye dönüp bunca şeyden bahsediyorsunuz; hangileri yeniden bir şey yazsın da okuyayım isterdiniz?

Hepsini isterdim... Vefat etmiş olan birçok yazarın son kitaplarının son sayfalarını hâlâ okumuyorum ben. Onlar hep orada dursun. Bütünüyle bitirmeyeyim ki bende yaşasınlar ve kendi sonuma doğru okuyayım diyorum. 

Selim İleri - Fotoğraf: Muhsin Akgün

Kendi sonunuz ile ilgili bir daktilo paragrafı var. Mutlu ama çok yalnız bir son. Değil mi?

Bir yazar için olabilecek en iyi ölüm. Sahnede ölmek gibi. Çok mutlu bir son. Dalida’nın bir şarkısı da var sahnede ölmeye dair, çok etkileyici bir şey: Bir akşam önce konseri var, ertesi akşam intihar ediyor. Ben intiharı düşünmüyorum tabii 70 yaşındayken, ama sağlığım yerindeyken, çalışırken olsun daha iyi. 

Çok fazla insan da kaybettiniz... 

Yaşlanmamın en büyük acısı o oldu. Çok önem verdiğiniz, sevdiğiniz insanların gözünüzün önünde hayatınızdan ayrılması. Gülriz Sururi mesela... Belli bir yaşı vardı ama benim için hiç ölecek bir insan değildi. Son sokağa çıkışının da geçtiğimiz Tüyap İstanbul Kitap Fuarı’na, benim için verilen yemeğe gelmek için olması sanki bir vedaydı. Ben o zaman anlamamışım onu. Ki öyleymiş. Zeynep sormuş ona, “Niye gidiyorsun?” diye. “Selim’e veda etmek istiyorum,” demiş. Bunlar insanı çok üzüyor. Hayatımda genç dostlarım var ama o çapta bir insan, beni geç, Türkiye’nin hayatında olmayacak artık. Onların eksikliklerini her dakika hatırlayarak hissediyorum. 

Bazı insanlarla aranızda işlerinizi ilk önce birbirinize okutmak gibi bir alışkanlık var mıydı? 

Var, hâlâ var. Kaybettiklerimizden Hulki Aktunç gençlik arkadaşımdı. Cesaret edip hiçbir zaman Necatigil’e falan öyle bir şey yapamadım ama isterdim. Eve gelenleri bile esir alıp okurdum, hâlâ okurum. 

Kitapta ev ve eşyalarla kurulan bağdan da söz ediyorsunuz. Onlara da hayat yüklüyorsunuz. Şimdi yaşadığınız evle nasıl bir ilişkiniz var?

Zamanla hepsine yabancılaşıyorsunuz. O ilişki kalmıyor. Bir anımı anlatayım: Yirmili yaşlarımdayım. Belgin Doruk büyük bir ruhsal sarsıntı yaşıyordu ama bazı zamanlar iyileşir gibi oluyordu. Bir gün Çolpan İlhan’la Sadri Alışık’a geldi. Onlar da onu çok seviyorlar. Maden suyunun içine azıcık bir şeyler koyup veriyordu Çolpan. Birden “Eve gideceğim, akşam oldu,” dedi. “Niye gideceksin?” dediler. “Evde kimse yok, hepsi beni bekliyor, yalnız kaldılar,” dedi. Sonra Çolpan anladı ki eşyaları kastediyor. O eşyalarla evde paylaşım içinde. Bende öyle bir şey yok. Eşyaları bile artık anlamsız buluyorum. Olmasalar aklın başına gelir diyeceksiniz tabii. Doğru, birdenbire buzdolabı yok olursa aklım başıma gelir elbet! Ama o eski romantizmim yok. 

Bence sizin için vefa çok önemli. Unutulmak korkusu çok önemli. 

Bir vicdan meselesi kaldı bende. Vicdanla yüzleşmek. Emin olun, vefa yaşlanışla birlikte ortaya çıktı. Ben hayatımda çok büyük nankörlükler yaptım. Şimdi hatırladığım ya da bir insana sinirlendiğim vakit o siniri dışavurmasam bile kendi içimde bir daha görüşmeyeceğim derken, müthiş bir hesaplaşma var. Dönüp hayatta olanlardan mümkün olduğu kadar özür dilemem de var. 

Galiba artık insanlar ünlü olmak için kitap yazıyorlar...

Evet, çok haklısınız. Bunu ben söylemedim, sizin tespitiniz, ama çok haklısınız. İnsanların bilinçaltı buna sevk ediyor olabilir onları. Bizim zamanımızda farklıydı. O zaman insanların bir kitap yazayım, para kazanayım, meşhur olayım, kitap şu kadar bassın demesi mümkün değildi. Kitapların en babayiğidi beş bin adet basılırdı. Onlar da Kemal Tahir’di. Belki de daha fazla çünkü Atilla İlhan bana, “Yurdun dört bir tarafında kitapları okunan Kemal Tahir ve Ömer Seyfettin’dir,” demişti. En çok satan adam belki on bin adet basıyordu. Belki bu okumak açısından bir kayıptı ama öz açısından da bir kazançtı. Çünkü o beş bin kişi, okuduğu kitabı hayat meselesi olarak görüyordu. Şimdi yedi yüz bin satıyor mesela kitap ama okuyucunun hayatında ne iz bırakıyor? Benim belleğim güçlü değildir ama o kitaplar, bu bellekte iz bırakacak kadar güçlüydüler. Asıl mesele orada. Bugün okuduklarım, örnekse Sabahattin Ali ya da Peyami Safa’nın o dönemde yazdıkları kadar iz bırakamıyor. 

Evet, yarın Nezihe Meriç’in yeni bir eseri basılsa onu okuyacak kaç kişi olur? Suat Derviş’lerin başına gelen de bu mesela... 

Evet ama orada şöyle bir hata var. Bu konu için olağanüstü bir çözümleme yaptı Şebnem Soral: Şu şu kitaplara çok satacakları için şu kadar reklam parası yatırılıyor. Ama bazı kitaplara zaten satmayacak diye beş kuruş ayrılmıyor. Bu çok ciddiye alınması gereken bir tespit. Hatta bunu çok değerli bir yayıncı olan Vedat Bayrak’a da söyledim. Kabul etti. Suat Derviş neden okunmasın yani? Kendine Tapan Kadın mesela, çok önemli bir romandır. Şu an hem bireysel hem toplumsal olarak yaşadığımız ıstırabı en iyi anlatan romanlardan biri. O sınıf atlama meselesi, özenme meselesi... Şimdi iyi bir yazar olsa ortalıkta, o romandan yola çıkar, Necatigil’in son şiiri olan Yeter ki Sınıfta Kalmayalım’a döner. Bunu birçok insan yazar. Yazacak da ne olacak? Kaybolup gidecek. Bu bir yatırım meselesidir ve hiçbir yatırım yapılmıyor. Bakıyorsunuz birçok yayınevi abuk subuk kitapları övüyor. O yayınevinde çalışan birinin isteğiyle Mahmut Yesari basılıyor mesela, sonra öylece kenarda kalıyor kitap. Bunu ben keşfetmiş değilim. Benden çok önce Behçet Necatigil, bir de Atilla İlhan yazı yazmıştır bununla ilgili. Atilla İlhan her şeyi gizleyen bir yazar olmadığı için yayınevlerine bağırıp çağırmış. Ben onu yapamıyorum ama üstü kapalı olarak anlatmaya çalışıyorum. İlhan, “Koca bir edebiyatı öldüğü gün toprağın altına atıveriyorlar,” diyor. Bu çok çiğ bir şey. 

Neden unutulmak üzerine bu kadar çok düşünüyorsunuz?

Çünkü beni değil, savunulan değerleri hatırlayacaklar. Ama bir şey söyleyeyim, bu ismi bu yüzden koydum kitaba. Bir gölge gibi tüm edebiyatımızın silindiğini düşünüyorum. Bir ülkenin başına gelebilecek en büyük kötülüğün dil üzerinden olacağını düşünüyorum. Yeni kuşakların bunun bilincine varacağı umudunu asla yitirmedim. Atilla Bey, “Bu ülkeyi ayakta tutan birkaç namuslu insandır,” derdi. İşte öyle bir şey... 


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın