İLKER AKSOY: İNSAN NEDEN AĞZININ TADIYLA YAŞAMAYI BECEREMİYOR?

Adalet Çavdar

adaletcavdar@gmail.com

İlk romanı Ölümden Beter Yaşamlar ile okuyanını şaşırtmayı başarmıştı İlker Aksoy, dört yıl gibi bir aradan sonra ikinci romanı Bir Başka Dünyada, Kafka Kitap tarafından yayınlandı. İlker Aksoy ile ikinci romanı ve yazmak üzerine sohbet ettik.

İlk romanı ile kenti, kısmen otobiyografik olarak, anlatmayı tercih eden yazar ikinci romanında taşrayı anlatıyor. Bu anlatımın içerisine sanat ve hayat arasındaki kimine göre yakınlık, kimine göre uzaklık giriyor. İlker Aksoy’un bir kasabanın kendince olağan ve sıkıcı hayatını anlatarak başladığı Bir Başka Dünyada giderek küçük bir dedektiflik hikâyesine geçiş yapıyor. Kurgunun git gide karanlığa doğru ilerlediği romanda Aksoy, çocuklarla yetişkinlerin oyunları ve korkuları arasında da paralellikler kuruyor.

Ölümden sonrasında ne olduğunu bir kez daha düşündüren romanı hakkında İlker Aksoy ile konuştuk.

Öncelikle şunu sormak isterim; ilk romanınız Ölümden Beter Yaşamlar 2015 yılında yayınlandı, üstünden dört yıl geçtikten sonra ikinci romanınız Bir Başka Dünyada geldi. Bütün bu beş sene nasıl geçti, neler yaptınız, yazıp yayınlamadıklarınız var mı?

Ölümden Beter Yaşamlar çıktıktan sonra bir sene kadar kendime mola verdim. Daha sonra, hikâyesini uzun zamandır aklımda çekip çevirdiğim bu yeni romanın başına geçtim. Bir Başka Dünyada’yı tamamlamak iki buçuk sene kadar sürdü. Yayınlanması ise bir buçuk seneyi aldı. O arada başka bir romana da başladım ama belli aralıklarla Bir Başka Dünyada’nın üzerinden geçmeye de devam ettim. Yazdıklarınızdan uzaklaşıp sonra onlara taze bakış açılarıyla geri dönmek metinlerin daha iyi olmasını sağlıyor kesinlikle.

Ölümden Beter Yaşamlar bir anlamda hikâye içerisinde hikâyeler anlatıyordu. Yaşamak mı ölmek mi, ne için, neye göre devam etmek sorularını sorduruyordu. Başka Bir Dünyada ise bir şekilde "Ölümden sonra ne var?" sorusunu sorduruyor. Bu ölmek mi yaşamak mı çelişkisi sizin için ne demek?

Sonlu bir hayatımız var. Yetmiş seksen sene yaşayacağız ve pek azımız daha sonraki yaşları görebilecek. Durum bu iken hayatı hem kendimiz ve hem de çevremizdekiler için fazlasıyla zorlaştırıyoruz. Beni asıl düşündüren konular bunlar diyebilirim daha çok. Değerli yaşamımızı bir anda bitirecek savaş gibi eylemler neden yüceltiliyor mesela? Ya da neden sınırlı vaktimizi sınır boylarında nöbet bekleyerek geçirmek zorunda kalıyoruz? Bir tarafta işsizler dururken, bir kısım insan neden fazla çalışmaya mahkûm? Yani, şu dünyada insan dediğimiz ve pek zeki bulduğumuz yaratık neden ağzının tadıyla yaşamayı beceremiyor? 

Sizin gerçek hayatla mücadele etme yönteminiz nedir?

Bol bol somurtma sanırım. Biraz kabuk kalınlaştırma. Tetikte kalma. A planları, B planları, C planları yapmak…

Başka Bir Dünyada’nın kahramanlarından biri olan Haluk kendi memleketine geri dönüp, küçük bir bara ortak olup, orada yaşamaya başlıyor. Annesi, anneannesi ve hatta kasabanın yaşayanları ile sınırlı, mesafeli bir ilişki kuruyor. Kasabanın kütüphanesi bir şekilde onu hayata bağlıyor. Peki bu Haluk, bugün en çok kime benziyor? Şehirden bıkmış, kırsala yerleşenlere mi, şehirde yaşamayı beceremeyenlere mi?

İkisine de benziyor. Günümüzün şehirleri, özellikle de büyük olanları, yaşamak için pek uygun yerler değiller. Hava kirliliği, kalabalık gibi fiziksel koşullar pek çok canlının sınırlarını zorluyor. Eskiden sadece şehirlerde ulaşılabilecek birtakım olanaklara artık köylerde bile erişmek mümkün. Dolayısıyla imkân bulanların şehirleri terk etmesi bana gayet rasyonel geliyor. Ancak Haluk’un bu kitapta, şehirden ayrılıp bir kasabada yaşamaya başlamasının asıl sebebi bu değil. Rıfkı Bey’in geçmişini kolayca araştırabilmesi için Haluk’un küçük bir yerde olması gerekiyordu.

Kitaplar Haluk’u bir kadına, Ezgi’ye ve kaybolan bir adama Rıfkı Bey’e götürüyor. Merak ayakta tutuyor. Oysa bu çağ heyecanlanmaya bile müsait değil gibi geliyor bana çoğu zaman. Büyük bir hız, kasabalar bize zamanı geri veriyor sanki ya da öyle olsun istiyoruz. Haluk, Ezgi ve Rıfkı Bey üçlüsü zaman ve varolma derdi içindeler. Örneğin bu roman sizin için nasıl bir zaman ve varlık derdi oldu?

Romanı uzun zamandır kafamda çevirip durduğumu söylemiştim. Romanda anlattığım kütüphane gerçekten var olan bir yerdi. Üniversiteye gittiğim yıllarda, yaz tatillerinde oradan pek çok kitap ödünç alıp okumuş ve kitapların içinde aynı kişinin kaşesini fark etmiştim. Ve tıpkı romandaki Haluk gibi bu durum karşısında meraklanmıştım. Gerçi ben onun kadar abartmayıp sadece anneme bu adamı tanıyıp tanımadığını sormuştum. Tanıyordu. Dolayısıyla bir önceki sorunuza dönecek olursak, Haluk’un şehirde yaşamamasının bir sebebi de benim kitabın girişini kasaba hayatı yaşarken bulmam.    

Kitap çeşitli bölümlere ayrılıyor. Kurgu farkı ayaklar ile birbirine bağlanıyor. İkinci bölümde kasabanın çocukları bir klasiği okuyorlar ve kendilerince bir kahramanlığa soyunuyorlar. Rıfkı Bey karşılarına çıkıyor. Çocukluk, korku, büyükleri inandırmak ve hayaletler giriyor romanın içerisine. Romanınızın içerisinde aslında pek çoğumuzun çocukluğunda okuduğu klasiklere göndermeler var. Romanın paralelinde çocukluk cesareti ve korkuları ile yetişkinlerin cesaret ve korkuları arasında nasıl benzerlikler ve farklılıklar keşfettiniz?

Bence çocuklarla yetişkinler birbirine fazlasıyla benziyor. Rıfkı Bey’e çektiren kasaba sakinleriyle, Emre’ye eziyet eden çocuklar birbirlerinden farklı değiller. Ya da oyun oynayan çocuklarla cin çağıran yetişkinlerin motivasyonu temelde aynı. Aslında romanın ortasına bütünle alakasız görünen kocaman bir kısım koymamın bir sebebi de bu. Zamanla insanlığın değiştiğini ve iyi yönde ilerlediğini düşünmek istiyoruz. Ama bana bu pek de öyleymiş gibi gelmiyor. İkinci Dünya Savaşı’nda atılan atom bombasının nasıl acılar yaşattığını gördük. Buna rağmen ülkeler hâlâ o bombanın çok daha güçlü olanlarını üretiyor ve birbirlerini üstü kapalı ya da açık tehdit ediyorlar. Gerekli koşullar oluştuğunda birileri blöf yapmadığını, diğeri de bu bombadan korkmadığını ispatlamaya kalkabilir pekâlâ. Aynı şekilde çocukların da sırf çocuk oldukları için saflığı ve temizliği temsil etmeleri gerçekçi bir bakış açısı değil. Şahsen ben de çocuk oldum. Ve çocukların da en az yetişkinler kadar acımasız olabileceğini kendi gözlerimle gördüm.

Çocuklukta ve ilk gençlikte okuduğunuz eserler size ne bıraktı?

Beni ben yapan her şey onlardan geldi sanırım. Ağaç yaşken eğilirmiş derler ya… Özellikle son on yıldır okuduklarım üzerimden kayıp giderken edebiyata saf bir arzuyla, karşılıksız yaklaştığım zamanların kitapları, küçücükken okuduğum tüm o Enid Blyton’lar, kıkır kıkır güldüğüm Muzaffer İzgü’ler, komşulardan ödünç aldığım dini kitaplar, evde bulduğum Martin Eden, İnci gibi yapıtlar hep aklımdalar... Bu romana da istedikleri gibi sızmalarına izin verdim.

Rıfkı Bey, hayattayken de bir nevi hayalet, ölüyken de… Sadece istediği kişilerle iletişime geçen, ara ara görünen birisi. Kendi hikâyesi ortaya çıkarken git gide dünyaya ve insanlığa olan inancını kaybediyor. Ben bu hayalet insanlardan tanıyorum, son birkaç senede etrafımda yavaş yavaş oluşmaya başladılar. Rıfkı Bey sizin için neyi temsil ediyor?

Ben de bir zamanlar, Rıfkı Bey gibi sanat karşısında heyecan duyardım. Şimdiyse o heyecanı kaybetmeye başladığımı görüyorum. Bir filmin gayet dramatik bir sahnesinde set arkasında neler olmuş olabileceği aklıma düşüyor. Kitap okurken, “Yazar ne hinlik düşünmüş?” diye düşünüyorum. Ya da mesela, Nick Cave’in konserine gidiyorum ve her yerde aynı şovu yapıyor olduğu fikri zihnimden çıkmıyor. Sanat, kendi özelimde de roman yazmak, boş bir uğraş gibi geliyor. Oysa bir zamanlar, filmler, kitaplar ve müzik sayesinde hissettiklerim neredeyse uhreviydi. Sanata inancımla birlikte dünyadaki iyi ve güzel şeylere olan inancımı da azar azar kaybettiğimi fark edince, bu iki durum arasında bir paralellik olabileceğini düşündüm. Sanırım Rıfkı Günışık bu uç durumlar arasındaki yolculuğu temsil ediyor benim için.

İnsan neden ölümden sonrasını merak eder ya da siz merak eder misiniz? Ne düşünürsünüz ölümden sonrası hakkında?

Elimizdeki tek anlamlı şey hayat. Dolayısıyla sona erince ne olabileceği tüm insanlık tarihinin en önemli sorusu. Şahsen ölümün her birimiz için basit bir sondan ibaret olacağını düşünüyorum. Bir anda elektrikler gidecek. Artık var olmayacağız. Hepsi o kadar. Ama tabii yanılıyorsam ve ölümden sonra bir yaşam varsa, bunu görmek epey eğlenceli olur herhalde.

Roman aslında bize pek çok muğlak mesele bırakıyor. Birden farklı okumanın yapılabileceği bir eser Başka Bir Dünyada’da. İnsanlar bir aşk ya da çeşitli ideallerin yansıtıldığı bir roman olarak okuyabilirler. Romanı hangi karakterin kaleme aldığı bile zaman zaman bulanıklaşıyor. Peki aşk romanları bize ne anlatır? Sizin bu romanı yazarken temel aldığınız metinler var mıydı? Kurguladığınız bu muğlaklıkla yazarken siz ne keşfettiniz?

Romanda pek çok başka kitaba küçük küçük göndermeler var. Ancak bu kitapların çoğu benim için önemli olsalar da varlıklarının bütünü doğrudan etkilediğini söyleyemeyiz. Sanırım bu yüzden temel bir metinden bahsetmem de zor. Ancak esin kaynaklarını saymak gerekirse… Elimde kahraman olarak Rıfkı Günışık vardı bir kere. Yapmak istediğim bir diğer şey de Takashi Miike’nin Prova filmindeki gibi alabildiğine hafif ve aydınlık başlasa da, gittikçe karanlıklaşan bir hat izlemekti. Bu fikri de filmin kendisinden ziyade, İstanbul Film Festivali kataloğundaki tanıtım yazısından almıştım. Bir diğer arzum da, romanı Radiohead’in Paranoid Android'i gibi üç kısımda yazmaktı ki onlar da aynı fikri Beatles’ın Happines Is a Warm Gun'ından aparmışlar. Ancak kitabı bitirdiğimde dört bölüme ayrılmasının daha iyi olacağını anladım.

Aşka gelecek olursak… Bir Başka Dünyada da iki aşkın varlığından bahsedebiliriz ama bunlar anladığımız manada romans değiller. Orada aşkı yerine göre ideallerimizle, niyetlerimizle ve arzularımızla eşitlemek istedim. Kitaptaki daha pek çok şey gibi benim kendi kendime sorduğum soruları ya da verdiğim yanıtları okuyucuya aktarırken kullandığım birer araç olabileceklerdi böylece. Dikkat çektiğiniz anlatıcının muğlaklığı da aynı kökten geldi. Haluk bir şeyler anlatıyor, keza Rıfkı Bey ve Ezgi de… Ama nihayetinde onların her biri kitabın yazarı. Onların birbirleriyle tartışmaları kitabın yazarının kendisiyle tartışması, onların küçük hesapları kitabın yazarının küçük hesapları… Burada şunu da eklemek lazım: Evet kitabın yazarı bizzat benim. Ama gerçek ben ile yazar olan ben arasında da bir fark var. Düşündüğüm pek çok şey arasından bazılarını yazmaya değer bulup seçimler yapıyor ve bunları kurguluyorum sadece. Amacım kendimden yola çıkarak daha büyük bir resme ulaşmak.

Ölümden Beter Yaşamlar'ın Diler’i Başka Bir Dünyada’nın sonunda yeniden karşımıza çıkıyor. Kimdir bu Diler, sizin hayatınızdaki yeri-önemi nedir?

Aslında, kitabın sonuna bu konuyla ilgili her şeyi ayrıntılarıyla yazdım. Çoğu ilk roman gibi benim ilk kitabım da otobiyografikti. Dolayısıyla olan bitenleri burada tekrarlayıp kendimi utandırmak istemiyorum. Ölümden Beter Yaşamları okuyan ya da herhangi bir kitapçıda Bir Başka Dünyada’nın son sayfalarına şöyle bir göz gezdirenler her şeyi öğrenebilirler. İşin bu kısmına geldiğimizde yazar olan benle aramdaki mesafe alabildiğine azalıyor maalesef.  

Satın almak için tıklayınız.



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın