MONOS’UN DAĞINDAN SİNEKLERİN TANRISI’NA BAKMAK

Abbas Bozkurt

abbasbozkurt@gmail.com

Sineklerin Tanrısı herhalde ilk yayımlandığı yıllarda bile 2000’lerde olduğu kadar popüler olmamıştı! Nobel ödüllü yazar William Golding’in eseri, genç yetişkin romanlarına, kıyamet sonrası anlatılarda bir grup gencin doğaya ve birbirlerine karşı savaştığı hikayelere ve “survival” temalı bilgisayar oyunlarına ilham kaynağı olmayı sürdürüyor. Açlık Oyunları (The Hunger Games), Battle Royale, Gone gibi pek çok genç yetişkin romanı William Golding’in kurduğu dünyaya epeyce şey borçlu.

Sineklerin Tanrısı’nın bir klasik olmasının, halen bilgisayar oyunlarından beyazperde yapımlarına pek çok alanda yaratıcı isimlere ilham vermesinin sayısız nedeni var. Bunlardan ilk akla geleni Golding’in eserinin net bir önermesinin -bu önermeyi sevseniz de sevmeseniz de- olması ve bunu anlatacak akılda kalıcı bir dünya inşa etmesidir. Golding’in 1954’ye yazdığı romanını şematik olmakla, kendi fikrini kurmacanın çetrefil ve muğlak sürecinden geçirerek yeni sorular bulmak yerine net bir fikir öne sürmekle suçlayabilirsiniz. Hakikaten de “tezli” bir romandır Sineklerin Tanrısı ve kurduğu dünya başta önerdiği tezi değiştirmez, onu destekler. Yine de tüm bunlar, Sineklerin Tanrısı’nın bir klasik olarak sahip olduğu tesiri pek az yaralayabilir. Zira roman, belli bir tarihi/siyasal bağlamın içinden önerir fikrini. Söylediği söz ise tek bir tarihe/mekana bağlı kalmadan, tüm insanlık için ciddi yankılar barındıran kasvetli ve karanlık bir tahayyüldür aslında.

Peki nedir Sineklerin Tanrısı’nın bağlamı ve sözü? Neden 60 yılı aşkın süredir halen dönüp dolaşıp bu eserle dünyayı anlamlandırmaya çalışırız? Golding I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde doğmuş, II. Dünya Savaşı’nda ise savaşı bizzat yaşamış biri. İnsanların birbirine yöneltebileceği vahşetin boyutlarını gören pek çok hikaye anlatıcısında olduğu gibi, insan ırkının yatkınlıklarına bakışında bu deneyimlerin büyük etkisi var. Aynı zamanda savaş sonrasında uzun yıllar öğretmenlik yapmış bir yazar Golding. Tüm bu deneyimler birleşince, onun tahayyül ettiği o meşum adanın kaynağını çözmek zor değil.

Sineklerin Tanrısı, Yön: Peter Brook (1963)

Romanda, bir grup çocuğun bir adada tek başına kaldığını görürüz. Yetişkinlerin olmadığı, yalnız erkek çocuklarından, doğadan ve hayvanlardan mürekkep bir mikro evren…  Ya bir felaket sonucu buraya düşmüş bu çocuklar ya da etrafta yaşandığına sonradan şahit olduğumuz nükleer savaştan izole olmaları için buraya bırakılmışlar. Dünyayı yakında kaçınılmaz olarak vuracak kıyametten kaçırılmış bir grup gibiler; bir nevi Nuh’un Gemisi... Oysa burada kendi cehennemlerini yaratmaları çok uzun sürmeyecek!

Golding, bir grup çocuğu bir adada izole ederek pek çok okumaya açık bir alegori kuruyor. Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’sundan iyi bildiğimiz bir tema da var anlatısının içinde: Adada doğayla baş başa kalan insan ve burada hemen gün yüzüne çıkan doğa/medeniyet ikiliği. Golding’in temel meselelerinden biri, bu çocukları toplumsal mekanizmalardan tamamen uzağa atarsak, kendi kendilerine nasıl bir uzlaşma/çatışma yaratacakları. İlle de bir lider mi seçilecek? Güçlü olan diğerlerini ezecek mi? Sonra liderliğe göz diken bir başka aday, iktidar sahibini yerinden etmeye çalışarak biteviye bir şiddet sarmalının fitilini mi ateşleyecek? Çocuklar, iktidarın tadını alır almaz birbirinin kuyusunu kazmaya başlayacak mı? Dayanışmacı bir toplum modeli hayal mi? İnsanlar, belli bir tedrisattan geçirilmedikleri sürece, mutlaka ve mutlaka şiddete, saldırganlığa mı eğilimli? “İnsan doğası” var mı? Ve bu doğa şiddete meyilli mi? Kolektif hareket etmek, dayanışma göstermek insan türünün yatkınlığı değil de, ancak yoğun bir eğitimle nadiren ortaya çıkan bir istisna mı?

Golding’in metninin çocuklarda bulduğu vahşet potansiyeline bakarsak, buradaki pek çok soruya “evet” yanıtını veriyor yazar. II Dünya Savaşı’nın hemen ardından, belirsiz bir mekanda, belirsiz bir savaşın içinde bu adaya çocukları fırlatırken, yarattığımız medeniyetin ya karmaşık teknolojik gelişmelerle ya da bu adadaki gibi ilkel vahşet araçlarıyla, sürekli birbirimizle rekabet içinde olduğumuz bir şiddet sarmalıyla lanetli olduğunu ima ediyor Sineklerin Tanrısı.

Monos’un Dağına Nasıl Çıkılır?

Bu senenin en cüretkar, en çok konuşulan filmlerinden Monos’u tartışırken tüm bunları aklımızda tutmakta fayda var. Brezilya doğumlu, Kolombiya ve Ekvator asıllı yönetmen Alejandro Landes, Monos’ta Golding’in eserinden esinlendiğini hiç saklamıyor: Bir grup çocuk askerle açılıyor film. Katı bir disiplin içinde talim yapıyorlar. Neresi olduğu özellikle muğlak bırakılmış, doğanın haşmetinin hissedildiği, insanlıktan izole bir dağın eteğindeyiz onlarla birlikte. Romanın aksine, yalnızca erkekler değil, kadınlar da bu savaşın içinde. Filmin sıklıkla Golding’in romanıyla karşılaştırılmasının tek nedeni, insanlıktan uzak bir yerde birbirleriyle çatışan çocuklar değil. Yönetmen, bilinçli bir şekilde Sineklerin Tanrısı referanslarını filmin içine yediriyor. Romanın ikonlaşmış imgelerinden kazığa çakılı domuz kafasını, eski lider devrilip yenisi zorbalıkla başa geçtiğinde görüyoruz örneğin. Hiyerarşilerin yıkıldığı, vahşetin hükümranlığını ilan ettiği önemli bir ana denk geliyor bu sahne Monos’ta. Hikaye örgüsü de, pek çok yerde Sineklerin Tanrısı’yla benzer rotalar izliyor, hatta finalde romanla neredeyse birebir aynı yolu seçiyor film.

Monos, Yön: Alejandro Landes (2019)

Monos’un izlerken insanı mutlaka sarsan, izleyecide fiziksel reaksiyonlara neden olan sert bir estetiği var. Vahşi ormanın buz gibi soğuğunun tende hissedildiği, hiçbir dayanışmanın, diğer insanlarla hiçbir bağın olmadığı böylesi bir dünyada hayatta kalma güdüsünün ve bunun getirdiği acımasızlığın sonuna kadar sezildiği bir ortam perdedeki. Görsel olarak muazzam bir ustalıkla kurulmuş bir mikro dünya… Peki kurulan bu kendi içinde hayli tutarlı dünya neden ilham aldığı Sineklerin Tanrısı’nın aksine bir tartışma alanı açamıyor? Pek çok fikir teatisine maya olabilecek bu dünya neden görsel yüzeyiyle kalakalıyor? Film neden yalnızca izleme deneyiminin şiddetli şaşkınlık haliyle uğurluyor seyirciyi salondan?

Sineklerin Tanrısı her ne kadar her şeyden izole bir adayı mesken tutsa da, aslında dünyanın, insanlık tarihinin tamamına bağlanan, her daim geçerli olacak bir alegori kuruyordu. Oysa Monos’ta hakikaten de her şeyden kopuk, bağlamdan arındırılmış bir vahşete tanıklık ediyoruz. Gerilla geleneğinin kuvvetli olduğu Güney Amerika’nın vahşi ormanlarında olduğumuzu tahmin ediyoruz. Peki bu çocuklar kimin için savaşıyor? Onlara emirler yağdıranların davası ne? Esir tuttukları Amerikalı doktorla dertleri ne? Bu soruların hepsini tutarlı bir şekilde bertaraf ediyor Monos. Belli ki yönetmen, tüm davaların, savaş sebeplerinin anlamsızlaşacağı, yalnızca doğanın içinde dehşet ve şiddetle örülü bir hayatın kaldığı bir tasviri seçiyor. Peki bu dehşetle bizi salondan uğurlayan filme karşı ne hissetmemiz gerekiyor? Neden burada ve şimdi anlatılıyor bu öykü? Neden çocuk askerleri izliyoruz? Yetişkin askerlerden daha çarpıcı ve şaşırtıcı durdukları için mi? Bu hikaye bize neden Golding’den referanslar verip duruyor?

1920’lerden bu yana çok farklı kollardan antiemperyalist gerilla hareketlerine tanıklık eden bu topraklarda anlatılan hikaye, çocuk askerleri tüm bu tarihten soyutlayarak bize aktarınca onlara dair ne söylemiş oluyor? İnsan gruplarının iktidar mücadelesinin dinamikleri mi bu filmden çıkarmamız gereken? İktidar ve şiddet düşkünlüğümüz mü? “İnsan doğası” tabirinin ne denli sorunlu olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Zaten Monos’un da Golding gibi net bir fikir sunmaya, bir önerme ile çıkagelmeye niyeti yok. Günümüz sanatında bu belirsizliğin çoğu zaman geçer akçe olduğunu da söyleyebiliriz. Peki ama her şeyin soyutlandığı, bağlamından koparıldığı, muğlaklaştırıldığı bir zeminde biz filme dair nasıl tartışma yürütebiliriz? Kimi imgelerin akılda kalıcılığı, sisli dağların, haşmetli ormanların yüce hissi, tüm bunların ortasında şiddet ve dehşetli bezeli insanların birbiriyle bitmek bilmeyen kapışması… Belki de bunlar bazılarımız için yeterlidir. Golding’in kurduğu dünyanın netliği, önermesi ne kadar tartışılır olsa da, yaşadığımız bu belirsizlikler çağında, bilinçli muğlaklıklardan daha iyi gelebiliyor.

“Klasikleri neden okuruz?” sorusuna İtalo Calvino’nun verdiği meşhur yanıtlardan birinde şu ifade de geçiyordu: “Klasikler bize ulaşana dek, onlar hakkında yapılan okumaların izlerini de üzerlerinde taşırlar.” Monos, Sineklerin Tanrısı’nın önümüzdeki çağlarda yapılacak okumalarına muhtemelen pek bir şey katmayacak. Romanla hakiki bir diyalog kurmak yerine, ona selam gönderen pek çok yapıtta olduğu gibi, Golding’in eserinin üzerinde iz bırakmadan, bir süre akılda kalan imgeleriyle geçip gidecek; yankısı gürültülü ama kısa ömürlü olacak.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın