“TEK ve TEK BAŞINA”: TÜRKAN SAYLAN

Elif Şahin Hamidi

Romanlarda ve filmlerde kalmış bir Ortaçağ hastalığı olarak biliyoruz cüzamı (Lepra). Ne var ki cüzam 21’inci yüzyılda bile insanları sakat bırakan, tüyler ürperten bir hastalık olarak karşımızda duruyor. Hastalığın kesin tedavisinin 1946 yılından beri bilinmesine rağmen yeryüzünde hâlâ cüzamlı hastaların var olması ise bir kez daha ürpertiyor insanı. Ama bu insanlara el uzatmış, onlara dokunma cesaretini göstermiş koca yürekli bir insan vardı neyse ki. Bu dünyadan bir Türkan Saylan geçmişti.

Pek çok film karesinde gördüğümüz ve sayısız romanda okuduğumuz üzere cüzamlı hastalardan herkes fersah fersah kaçıyordu. Ancak o, insanların yaklaşmaktan korktuğu cüzamlıları kucakladı, bağrına bastı. “Onlara dokunun,” dedi. Onlara sonsuz bir şefkat göstererek şifa dağıttı. Hayatını cüzamlılara adayan, adeta elindeki sihirli derneğiyle şifa dağıtan bir masal perisiydi o. İşte bu kanatsız melek, Türkiye’nin ilk kadın dermatologlarından biri olan Prof. Dr. Türkan Saylan’dı. Saylan’ın cüzamla mücadelesi, 1976 yılında henüz 20’li yaşlarında gencecik bir kızken başladı ve 74 yıllık ömrü boyunca da bu mücadelesi devam etti, nice başarılara imza atarak cüzamla savaşını sürdürdü. Cüzamla Savaş Derneği ve Vakfı’nın kurucusu olarak tarihe geçti. Bu alandaki çalışmaları Türkiye ile sınırlı kalmadı, yardım elini tüm dünyaya uzattı; Uluslararası Cüzam Derneği’nin kurulmasına yardım ederek Dünya Sağlık Örgütü’ne hastalık hakkında danışmanlık hizmeti sundu.

Yaşadığımız topraklardan cüzamı kovan Saylan, gösterdiği emsalsiz çabalar sonucu 1986 yılında Gandhi Ödülü’nün sahibi oldu. Ayşe Kulin’in dediği gibi “Kendini insanlığa adamış, özel biriydi o,” bu yolda “tek ve tek başına”ydı. 13 Aralık 1935’te dünyaya gelen ve yedi yıl boyunca kanser ile mücadele ettikten sonra 18 Mayıs 2009 günü aramızdan ayrılan Saylan pek çok hastalık geçirmiş, on üç ay boyunca yüzükoyun yatmak zorunda kalmış, ilk hamileliğinde vereme yakalanmış, ikinci çocuğunun doğumunun ardından yine verem olmuş ve bütün bu acıları atlattıktan sonra kanser olmuştu. Bir yandan bunca acıyla boğuşurken bir yanda da insan için insanlık için çırpınıp durmuştu. Kanserle mücadelesi de pek çok insana örnek olmuştu. Saylan, şu kısacık ömrü boşa geçirmemiş, anlamlı bir hayat yaşamıştı.

Yazar Ayşe Kulin’ın, Türkan Saylan’ı anlattığı anı-roman türündeki Tek ve Tek Başına Türkan adlı kitapta Saylan’ın cüzamla mücadele etmeye nasıl karar verdiğine ve bunun neler için yaptığına tanık oluyoruz. Bu kitap bir biyografi değil. Ayşe Kulin’in Türkan Saylan’ı var orada. Kitapta, Saylan’ın en eski ve en yakın arkadaşı Gökşin Sanal’a yazdığı mektuplardan birinde, cüzamla mücadelesinin alın yazısı, kader olduğunu ifade ettiğini görüyoruz. İşte Tek ve Tek Başına Türkan'ın sayfalarından alıntılarla Türkan Saylan.

“Kaderden kaçılmaz, Gökşin! Nasıl ki hastalıklarım benim alınyazımdı, cüzamlılara kendimi adamam da öyle. Tanrı, hastaların, acı çekenlerin hallerini anlayabileyim, onlarla empati kurabileyim diye ciddi hastalıklarla sınadı beni. Sana, yeryüzüne ülkemdeki cüzamlıları kötü kaderlerinden kurtarmak üzere yollanmış olduğuma inandığımı söylesem, bana deli dersin değil mi?” 

“Cüzam taramalarını yapmasaydım, Türkiye’de cüzamın önü alınamazdı. Cüzamlılar hâlâ insan yerine konulmuyor olurdu.” 

Romanlarda ve filmlerde kalmış bir Ortaçağ hastalığı olarak biliyoruz cüzamı (Lepra), ama ne var ki 21’inci yüzyılda bile insanları sakat bırakan, tüyler ürperten bir hastalık olarak karşımızda duruyor. Hastalığın kesin tedavisinin 1946 yılından beri bilinmesine rağmen yeryüzünde hâlâ cüzamlı hastaların var olması ise bir kez daha ürpertiyor insanı. Ama bu insanlara el uzatmış, onlara dokunma cesaretini göstermiş koca yürekli bir insan vardı neyse ki. Bu dünyadan bir Türkan Saylan geçmişti.

“1958 yılı benim için ilklerle dolu, hem acılı hem sevinçli, ayrıca hayatıma yön veren çok önemli bir yıldı! O yıl, çiçeği burnunda bir yeni evliyken, babamı kaybettim. Hayatımın ilk büyük acısını yaşarken hamile kaldığımı öğrendim. Staj yaparken Bakırköy Akıl Hastanesi’ni ziyaretimizde, ömrümde ilk defa cüzamlıları gördüm, sarsıldım, perişan oldum ve doktorluk hayatımın hangi mecraya doğru akması gerektiğine kesin kararı o gün verdim; hamileliğim sırasında vereme yakalandım ve ilk çocuğum Çağlayan’ı dünyaya getirdim. Hepsi, 1958 yılında oldu!”

“Hastanemizde uzun yıllardan beri çalışmakta olan, yaşlı bir cüzamlı hastamız vardı. Sağlığına kavuştuktan sonra onu salıvermemiş, hademe olarak göreve almıştık. Zaten cüzam hastanesinde personelin yarısından çoğu tedavi olmuş, iyileşmiş cüzamlılardır. Hemşireler, hastabakıcılar korkarlar cüzamlıya yaklaşmaya. Bizler hastalarımızı iyileştirdikten sonra eğer kalmak istiyorlarsa, hastane elemanı olarak yetiştirir, halden anlayan hastabakıcılar olarak kullanırız. Sülo Amca da bunlardan biriydi. Uzun yıllar bizle çalıştıktan sonra emekli olmuştu ama yalnız yaşamak zor geldiği için vaktinin çoğunu hastanede geçiriyor, gönüllü hizmet veriyordu.” 

“Yaralarla, mikroplarla hiç arası olmayan arkadaşım, benim bu insanlara bitmeyen bağlılığımı, hoş görebilir miydi? Sadece Gökşin değil, pek çok dostumun hatta meslektaşımın arasında, iyileştirdiğim hastalarımla bir türlü çözülemeyen bağımı garipseyenler olmuştur. Ne kadar çok doktor tanıdım, hastaya hastalığı süresince bakar, iyileştirdikten sonra yolları ayrılır. Doğrusu da bu olmalıdır ama ben ne zaman doğru olanı yapabildim ki! Benim hastalarım, hayatlarının tüm alanlarıyla hayatıma girdiler hep. Çocuklarının okuluna, eşlerinin iş durumuna her dertlerini bana taşımalarına izin verdim. Onlara hayatın her sahasında el uzatmaya çalıştım. Evet, yaptığım çok yorucuydu ama o kadar çok gönül kazandım ki, şu menhus hastalığı bunca yıldır sanki hücrelerime hiç yayılmamış gibi taşıyabilmemde onların hayır dualarının katkısı olduğuna inanıyorum.”

Satın almak için tıklayınız.



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın