GRANTA: YENİ DÜNYA YAZININDA 40 YIL VE DÜNYANIN SONUNDAKİ YER

Dünyanın Yazısı

Mert Tanaydın

mert.tanaydin@gmail.com

Uzun zamandır dünyada yazılanlarla ilgili takip ettiğim dergilerden biri İngiltere’de hazırlanan Granta dergisi: Yeni Yazın altbaşlığıyla yayımlanmaya başlayan derginin ilk sayısı 1979 güzündeki, yazarları arasında William Gass, Joyce Carol Oates, Donald Barthelme, Susan Sontag’ın da bulunduğu, Yeni Amerikan Yazını temalı seçkisiymiş ve 40 yıl boyunca 149 sayı yayımlanmış bugüne kadar. (Bu tarz tarihi bilgileri bazen rivayet kipiyle vermeyi tercih ediyorum çünkü bizzat ben şahit olmadım ve herkes gibi bir kaynağa başvurarak öğreniyorum, yazının türüne göre garip karşılanabiliyor tabii bu yaklaşım ama bizzat kendi köşem olarak gördüğüm burada bunu açıklayabilirim sanırım. Ele aldığım Granta konusuyla ilgili hemen hemen her yazacağımı bizzat granta.com adresinden kendiniz de görebilirsiniz zaten.) Kimi zaman bir temaya odaklanan ama kimi zaman da bir ülkenin, dilin, bölgenin edebiyatını kuşatmaya çalışan pek çok sayıdan sonra nihayetinde geçtiğimiz bahar 147. sayılarında kırkıncı yaş günlerini kutlamışlar. Henüz üçüncü sayılarında İngiliz Romanının Sonu’nu müjdeleyen dergi, yedinci sayılarında ilk Genç Romancı listelerini Britanyalılar için hazırlamış, sonrasında üç kez daha Britanyalılar için, üç kez Amerikalılar için, bir kez İspanyollar için, bir kez Brezilyalılar için, bir kez İrlandalılar için (Yeni İrlanda Yazını olarak) tekrarlamış. George Steiner, John Berger, Milan Kundera, Graham Greene, Richard Ford gibi yazarlara odaklandıkları özel sayılardan daha çok Hindistan, Fransa, Rusya, Londra, Avustralya, Amerika, Afrika, Chicago, Pakistan, Britanya, Japonya, bir kez daha Hindistan, Kanada gibi ülke veya ülke kadar şehir kapsamında hazırladıkları sayılarla dikkat çekiyorlar. Elbette sayısız cüretkâr konuyu da odaklarına alıyorlar, son sayıları Europe: Strangers in the Land gibi.

Türkiye’de 2013 baharında Çince, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Bulgarca, İsveççe ve Norveççenin peşi sıra Türkçe versiyonu yayımlanmaya başlıyordu Sırma Köksal yayın yönetmenliğinde Everest Yayınları bünyesinde, ki Türkiye’nin kaotik ortamında tam da büyük kırılmaların yaşanmaya başladığı bir döneme denk gelmişti, ne yazık ki Yekta Kopan’ın önerisiyle hazırlanmış Kimlik konulu güzelim ilk sayısından sonra devamı gelemedi. Martin Amis, Salman Rushdie gibi isimlerin yanına Foti Benlisoy, Ayşe Düzkan, Yasemin Çongar, Karin Karakaşlı, Yekta Kopan, Ahmet Tulgar gibi bu coğrafyanın isimlerinin eklendiği o ilk sayı ne kadar da ümit yeşertmişti bende diye hatırlıyorum şimdi yıllar sonra Britanya’da yayına başlayan asıl derginin 40. yılı hakkında yazmaya koyulduğumda. Çağdaş edebiyatın ve zaman zaman çağdaş sanatın nitelikli örneklerini inceleyebilmek, farklı temalar hakkında etraflıca düşünebilmek, bilinmeyenler hakkında izlenim edinebilmek için, kimi zaman yazılarımda veya düşüncelerimde esinlenme hakkını da kendimde görerek sık sık Granta’ya uzanıyorum ve kendi adıma da yıl dönümlerini kutlamak isterim. 

Bugünün koşullarında bir dergiye, hele ki başka ülkelerde yayımlanan ve buraya ancak ithal edilebilen bir dergiye ulaşmanın zorluğu, dijital imkânlar nedeniyle Granta açısından biraz azalıyor, onu da belirtmeli: Misal benim kullandığım dijital kitap ortamında 112. sayıdan sonraki tüm sayılarla beraber öncesindeki bazı önemli sayılar bulunabiliyor; aynı ortamda Türkiye’den de Notos’un tüm sayılarını bulabilmek mümkün bu arada. Bu türden dergilerin kaybolmaması çok önemli, edebiyatımızda veya yayıncılığımızda inişli çıkışlı ne kadar çok gelişme olursa olsun sabit kalan bir şeyler olmalı: Eski edebiyatın dergilerinden bazıları varlığını sürdürmeli, yeni edebiyatın dergileri de battı çıktı yapmadan hayatta kalabilmeli. Bunun elbette ilk olarak yayıncılara düşen bir sorumluluğu var: Bir dergiyi yaşatmak için gereken asgari kaynakları bulabilmeleri şart, bu konuda da akıllarını iyi çalıştırmaları gerekiyor. Ama sonra da okurlara düşen önemli sorumluluklar var: Dergiyi almak, dergi hakkındaki görüşlerini salt eleştirmek ya da övmek yönünde de değil, bildirmek, kişisel meseleler nedeniyle hakir görmemek, bir zemin oluşturma bilincini yerleştirmek de gerekiyor. Aksi takdirde çok kırılgan bir ekonomi üzerinde yükselen bu yayınlar dengelerin değiştiği anlarda tepetaklak gömülüyorlar tarihe ve biz neyin kaybolduğunu bile anlayamadan yoksun kalıyoruz, yıllar sonra Gergedan’ı, Hayalet Gemi’yi, Defter’i ya da Virgül’ü elimize aldığımızda hissettiğimiz gibi.

Granta sanırım uğramamış ama bugün Portekiz sayısı yapsalar elbette mutlaka José Saramago ve Fernando Pessoa gibi yeni Portekiz yazınının iki büyük isminin yanında mutlaka António Lobo Antunes’e de geniş yer verirler. (Ben genç Portekizlilerden bir isim daha önereyim: Kudüs, Beyefendiler, Joseph Walser’in Makinesi, Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek gibi aslında pek çok kitabı yayımlanmış Gonçalo M. Tavares.) Uzun zaman önce bir tek Can Yayınları tarafından Handan Saraç çevirisiyle 1981 tarihli romanı Bana Kuşları Anlat yayımlanmıştı bu büyük ustadan, şimdi Monokl Edebiyat yazarın 1979 tarihli ikinci romanı Dünyanın Sonundaki Yer Portekizceden Duru Örs çevirisiyle yayımlanınca nihayet Lobo Antunes’in karanlık ama yoğun edebiyatı tekrar gündeme gelecek diye sevindim. 

Her ne kadar Saramago herkese sıcak ve aşina gelen bir usta olsa da, Lobo Antunes’in edebiyatı çok daha koyu, romanları çok daha sert, insanı iyiliğe ulaştırmaktan çok kötülüğün dökümünü sanata yakışır biçimde yapıyor. Evet Saramago’da da kötülüğün dökümü var ama taşıdığı parlak bir umut kendisini daha babacan gösteriyor, halbuki aslında bir doktor olan Lobo Antunes, Faulkner hattından hareketle sevimsiz olmaktan da çekinmeyen bir yazar: Romanlarının kurgusunda dünyanın ve insanın pisliğini ortaya dökmekten hiç kendisini alıkoymuyor ama buna rağmen "saçıp saçmaladığı" kesinlikle söylenemez, müthiş bir maharetle çok dengeli yapıtlar ortaya çıkarıyor. Portekiz’in emperyal geçmişi, Afrika ve Amerika kıtalarındaki vahşetleri, ırk meseleleri, tek adam etrafında dönen Latin usulü tiranlıklar, cinsellik ve cinsiyetler üzerinden geçen toplumsal fay hatları gibi pek çok konuyu, şiirsel bir edebiyat ve Conrad’ı andıran bir gerçekçilikle ele alıyor romanlarında, estetiğin standardını düşürmemekle birlikte okuru düşünmeye yöneltecek oranda sarsıyor. 

Dünyanın Sonundaki Yer tüm bunlara iyi bir örnek: Portekiz diktatoryasında yeni mezun bir doktor, henüz Karanfil Devrimi öncesinde bağımsızlık hareketlerinin başladığı Afrika’daki Angola’ya, Cezayir Savaşı’nı ya da Vietnam Savaşı’nı andırır bir savaş döneminde, emperyal düzenin buyurganları tarafından askerlik yapmaya gönderiliyor ve içinden geçip şahit olduklarından, romanın ismi kadar yaklaşımını da esinlendiği Céline’in okkalı Gecenin Sonuna Yolculuk'u ile Conrad’ın Karanlığın Yüreği’nin soyundan bir roman ortaya çıkıyor. Savaşın tüm şiddetini ve haksızlıklarını, zerre savaşı kutsamadan ama mizahi yönlerini Aslan Asker Şvayk, Joseph Heller’in Madde 22’si ya da Amerikan M.A.S.H. dizisi gibi ciddiyeti ortadan kaldıran boyuta ulaştırmadan, baştan sonra gergin bir hatta ilerlercesine, ancak bir doktora yakışacak bir açıklıkla, insanın içindeki pisliği örtmeden veren çok başarılı bir roman bu. 

Henüz 27 yaşında ilk romanlarını yayınlayan bu ustanın Portekiz edebiyatının yaşayan en iyi yazarı olarak anıldığı bugünlere gelene kadar yazdığı 28 romanı (diğer türlerdeki metinleri saymıyorum bile) dilimize aktarılacak muazzam bir külliyatın saklı olduğunu bize gösteriyor. Daha fazla Lobo Antunes, uzun zamandır yaşadıklarımızı daha doğru anlatabilmenin imkânlarını bize gösterebilir bana kalırsa (özellikle İngilizce çevirisinden okuduğum 1996’da yayımladığı Engizisyoncunun Kılavuz Kitabı’nı bu açıdan zikretmek isterim).



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın