DOĞRULUK MU, CESARET Mİ? Can Öz’le yola koyulmak, kütüphaneler kurup bozmak, okumak, yazmak ama yayımlamamak hakkında…

Adalet Çavdar

adaletcavdar@gmail.com


Kimi insanları yaptıkları işlerle ya da doğdukları ailelerle tanımlamak pek yeterli olmuyor. Erdal Öz ve Samiye Öz’ün oğlu, Selma Ergeç’in eşi, Maya’nın babası. Bir dönem Can Yayınları’nın bilfiil çalışanıydı, sonrasındaysa ekibi kurup elini çekmeyi tercih etti. Bağış Erten’in fikir babası olduğu Socrates Dergi ile kendi yoluna devam etti, daha sonra buna Socrates Bistro ve Socrates Dergi’nin Almanya ayağı da eklendi. Kolektif üretim onun için önemli. Ben değil, biz demek konusunda da oldukça hassas. 

Bunlar sadece kısa ve öz bir şekilde hakkında bildiklerimiz. Can Öz’le okuduğu kitaplardan son zamanlarda neleri seyrettiğine dek, ailesinden, yazmaktan, yayımlamaktan ve bolca Socrates’ten bahsettiğimiz bir röportaj yaptık. 

Birbirinden farklı pek çok işle uğraşan bir insan olarak bir günün ya da bir haftan nasıl geçer?

Çalışarak, görüşerek. 

Nasıl planlıyorsun zamanını?

Cep telefonu almaya sanırım 2005 yılına kadar direndim, nefret ediyordum. MMS’ler vardı o zaman, daha WhatsApp falan yoktu. Karşılıklı oturan insanların birbirlerine iki kelime etmektense kırk saniyede basit bir mesaj yazması bana trajikomik geliyordu ve bir şekilde bünyem reddediyordu bunu. Şimdi günü programlayabilmemi tamamen cep telefonuma borçluyum. Cep telefonlarındaki takvim programları olmasa bütün işler batar.

Can Öz’ün ilk okuduğu kitap hangisidir?

Rapunzeldi galiba. Küçük Vampir’i (Angela Sommer-Bodenburg) okudum sonra. Ardından Küçük Pıtırcık’ı (Rene Goscinny). Sonra da bütün Küçük Pıtırcık’ları ve Küçük Vampir’leri okudum. 

"Annemin, babamın elime tutuşturduğu kitapları genelde okumazdım."

İlk gençliğinde neler ilgini çekerdi?

Çok şey ilgimi çekerdi de en çok aklımda nelerin kaldığını düşünürsek; mesela Fahrenheit 451, Ray Bradbury’un bütün eserleri, hasta olmuştum onlara, Mars Yıllıkları... Bilimkurgu okurdum daha çok, Isaac Asimov kitaplarının hastası oldum bir dönem. Annemin, babamın elime tutuşturduğu kitaplar vardı, onları genelde okumazdım. 

Yazar ve yayıncı bir babanın oğlu olmak hayatını çok etkileyen bir şey miydi?

O zaman sorsan normaldi her şey, zaman geçtikçe; başka hayatları, başka insanların gençliklerini, çocukluklarını okuyup gerçekten anlamaya başlayınca birtakım şeyleri fark ediyorsun. Her akşam eve geldiğinde oturup daktilo veya ilerleyen yıllarda bilgisayar başında bir metinle uğraşan, sürekli kitap okuyan bir adamla aynı evde yaşamak inanılmaz bir şey. Tek başına o kadar büyük bir eğitim ki o…

Bunun yanı sıra tabii tanıştığın insanlar çok acayip insanlar. Bugün baktığımızda ulaşılamaz görülen birçok insanın gayet doğal, olağan, espriler yapan, bazen sıkıcı olan, bazen saçmalayan, bazen de rezil olan insanlar olduğu ön kabulüyle hayata başlamak da bence müthiş bir şey. Kimseyi ne çok fazla yukarı koyuyorsun ne de haksız yere yeriyorsun. Bunun böyle bir etkisi var. Ama yayıncılık yoktu evde. Babam evde çok mesafeli bir insandı. Ama onun siyasi olarak hayatı, yaşayışının gözlerimizin önünde olması çok etkiledi tabii. Biz akşam yemeği yiyorduk Uğur Mumcu’nun öldürüldüğünü öğrendiğinde ve ben babamı ilk defa ağlarken gördüm. Bütün bunlar sana geçiyor, hayatta neyin önemli olduğuna dair kimsenin bir şey anlatmasına gerek kalmıyor. O an bütün hücrelerine sirayet ediyor. 

"Bir başkasına kıymet verip onu etkileyebilme becerisi insanüstü."

Babanı tanıyoruz, çok sevdiğimiz ve saygı duyduğumuz bir insan, peki annen Samiye Hanım nasıl bir insandır?

Annem kendinden bahsetmeyi çok sevmez. Röportaj vermez. Ortaya çıkmaz. Kendini anlatmaz. Çok ilginç bir kadın. Annemle babamın evliliği de çok ilginç bir evliliktir. Annem İpekçi ailesinden geliyor. Yeniköy’de yalıda doğuyor. Fransızca konuşarak büyüyorlar, bir dadısı var, bir aşçı var evde. Ama 19 yaşında evi terk ediyor. Ankara’ya taşınıyor, tur rehberliği yapıyor, kendi başına yaşıyor. Ankara’da arkadaşlarıyla yaşam sürmeye başlıyor. Çevirmenlik yapıyor, sinemalarda simultane tercümeler yapıyor, derken babamla tanışıyorlar. Çok başarılı bir adam. Şimdi bu iki insanın evliliği, bir taraftan çatışmalı bir evlilik, bir taraftan  da müthiş bir buluşma. Birbirine çok âşık iki kişinin evliliği… Şu an Can Çocuk Yayınları’nın yayın yönetmenliğini yapıyor.

Senin kendi aile düzenin nasıl? 

Ben çok memnunum. Bir çocuğum var. Hiç tahmin etmezdim, çocuk sevmem çünkü. Çocuklu insanların çocuklarından bahsetmelerinden hiç hoşlanmazdım. Şimdi bu tamamen değişti, tam tersine döndü. Bir kere tahmin edemeyeceğim bir şey oldu: Maya, kızım, her şey, her şeyden önemli oldu ve bunu daha sonra idrak ettim. Doğduğunda hemen idrak edememiştim bunu. Yavaş yavaş, farkına varmadan geriye bakıyorsunuz, hayatta ilişki kurduğunuz her şeyin, ilişkideki öncelikler sıralamasının duygusal olarak baştan ayağa değiştiğini görüyorsunuz. Eşim oyuncu, çalışıyor, bazen çalışmıyor. O benim çok idrak edemediğim bir dünya. Maya için müthiş bir anne ve ona çok saygı duyuyorum. Annelik ve babalıktan ziyade, bir başkasına kıymet verip onu etkileyebilme becerisi insanüstü. 

Socrates Dergi’nin nasıl ortaya çıktığından da bahsedelim mi?

Socrates Dergi şöyle çıktı: Benim bir dergi yayınlamak gibi bir derdim hiç yoktu. Aslında Socrates için hâlâ da yok. Özel uzmanlık gerektirdiğini düşünüyorum o işin. Gezi olayları olmuştu ve Türkiye’de bir safsata dönüyordu: Siyasetle spor asla birbirine karışamaz, diyordu insanlar. Hâlbuki asla ayrılamazlar, işin doğrusu budur. Ben de o dönemde şunu merak ettim; Cumhuriyet tarihinde sporla siyaset hangi noktalarda gerçekten çok agresif bir şekilde örtüştüler? Bağış Erten çok iyi arkadaşım, ondan rica ettim, dedim ki, abi böyle bir kitap hazırlasana bize araştırıp, çok da ilginç bir kitap olur. Hepimiz okuyalım, herkesin okuması lazım. Sonra bir gün Bağış dedi ki, çok güzel bir proje hazırladım. Ben de dedim ki, kitap geliyor, yayınevinin yayın yönetmeni, satış pazarlama direktörü, kurgudışı editörü olan üç kişiyi de yanıma alıp Bağış’la buluşmaya gittik. Bağış iPad’ini açtı ve bize bir dergi fikri anlatmaya başladı. Anlattığı da o kadar güzeldi ki, dedim, abi bunu yayınlamak zorundayız, müthiş bir şey bu. Sonra da yayınladık. Bu kadar. Aslında Socrates Dergi tamamen kendi ekibinin kurduğu bir fikir, benim değil. 

"Siyasetle spor asla birbirine karışamaz, diyordu insanlar. Hâlbuki asla ayrılamazlar."

Socrates Dergi’ye Almanya’da ilgi nasıl?

Satışlar vasat ama farkındalık çok ilginç. Mesela Almanya futbol birinci liginin 18 takımının 14’ünün sportif direktörleriyle aynı sayıya röportaj yapabildik, hepsi farklı şehirlerdeydi. Çünkü tanıyorlar, kabul ediyorlar. Sanıyorum Alman Milli Takımı’nda röportaj yapmadığımız oyuncu kalmadı şimdiye kadar. En iyi yayınlar ödüllerinde Socrates, spor yayınlarında ilk beşe kaldı ve acayip şeyler oluyor. Korkunç bir kabul var ama satışlar vasat, reklam gelirleriyse iyi. 

Derginin Türkiye’deki durumu nasıl?

Türkiye’de dergi, sadece fiziksel dergi olsaydı devam edebiliyor olamazdık şu an ya da daha niteliksiz bir ekiple daha ucuz bir üretim yapmak zorunda kalırdık. Derginin kendisi ciddi bir zarar ediyor ama stüdyo o zararı kapatıyor.

Nasıl gidiyor Socrates’le hayat?

İki tarafı var bunun: bir işin nereye gittiği ve nasıl bir heyecanla yürüdüğü. Çok iyi planlanmış bir dergi. Bir sene sonrası, üç sene sonrası, beş sene sonrası için somut planları olan bir dergi. Bu planların her daim önünde gidiyoruz. Bu muhteşem. Diğer tarafı ise şu; Türkiye’nin hassas ekonomisinde bir iktisadi model yürütmeye çalışıyoruz. Burada hem fiyatlama, hem maaş politikası, hem ödeme-nakit akışı planlaması, hem finansman, hem gelir projeksiyonu var. Çok fazla faktörden oluşan bir matematik problem var önümüzde ve bu problemin değişkenleri ekonomiden dolayı sürekli oynuyor. Gelişmekte olan bir iş olduğu, rüştünü de ispat etmeye çalıştığı, yenilikler de çok girdiği için iyice karmaşıklaşıyor ve bunun altından kalkıp kalkamayacağımızdan emin olmaya ancak son birkaç ayda başladık. Çok büyük bir stres o. Bu işte bir sürü insanın heyecanı, umudu var. Kendime verdiğim sözler var. Dolayısıyla bayağı saçlarımı beyazlattı. Bir süredir çok daha ayakları yere basan bir iktisadi modele ulaştı Sokrates. Bu da beni mutlu ediyor. 

Dergi dışında Socrates’in diğer yayınları nasıl gidiyor?

Socrates Stüdyo bayağı iyi gidiyor. Beklemiyordum bunu. 2018 Nisan’ında başladık. Haziran’da biraz hızlandık. O günden beri 33 milyon izlenme aldı. Oldukça iyi bir rakam bu. Daha da ilginç şeyler olacak. Çünkü çok güzel programlar yapıyoruz önümüzdeki dönemler için. 

Podcast Cem Pekdoğru yöneticiliğinde Eylül’de başladı. O da iyi gidiyor şimdiden. Tamamen istediğimiz programları yaparak aylık 120 bin dinlenmeye vardık. Ki bunlar çok önemli rakamlar. Bu rakamlar şunları ifade ediyor: Programların hiçbirini dinlenmek ve izlenmek için yapmıyorsunuz. Bu dinlenme rakamları haliyle sizin reklam ve sponsorluktan gelir alabilirliğinizi belirliyor. Podcast’in hiçbir popülizme girmeden, tam istediğimiz yayın programını yaparak kendi kendimizi finanse edebilecek bir iş olabileceğini gördük. Bu da müthiş bir şey. Çünkü çok özel bir dinleme alanı podcast. Çok adanmış bir dinleme kültürü ve onun altından kalkabilmek kolay değildi. Ama Cem müthiş bir iş yaptı gerçekten, bu tamamen onun başarısı.

Senin sporla ilişkin nasıldır?

Ortalama. Fenerbahçeliyim, spor severim, spor izlemeyi severim. Haftanın üç günü hiçbir şey yoksa bir şekilde bir spor yapmanın yolunu bulurum. Bir çeşit bağımlılık, enerjim düşer spor yapmazsam. 

Son zamanlarda özellikle ilgilendiğin, seyrettiğin, okuduğun bunu herkes bilmeli dediğin neler var?

Z - Bir Kuşağı Anlamak kitabı çıktı Evrim Kuran’ın, Mundi’den, bayağı iyi bir kitap. Z kuşağının ne olduğu veya Z kuşağı gibi kavramlara gerek olup olmadığı büyük bir soru işareti. Z kuşağı deyince herkes 2010’dan sonra doğmuş birtakım tipler diye düşünüyor. Bu insanların ortak birtakım özellikleri var, ama onlara kategorik olarak bakmak doğru mu, yanlış mı? Bence dünyanın en önemli problemi zaten gelecek. Hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı bir yere gidiyoruz. Yıkıma gidiyoruz gibi görünüyor, ama hangi insanlarla gideceğiz bu yıkıma gidiyorsak? Çok önemli bir kitap olduğunu düşünüyorum onun.

En son bir dizi seyrettim. See, Görmek. Türkçeye çevrildi sanırım. Müthiş bir dizi. Herkes kör. Saramago’nun Körlük’ü kadar iyi olmasın ama körlükte insanların göremedikleri zaman görmedikleri şeylere nasıl kutsiyet atfettiklerini görüyorsunuz. Onların görmeme halini biz izliyoruz. Bir tuhaf çağdaş sanat. Birtakım mesajlar da var işin içinde, müthiş. İnsanların bilmedikleri karşısında nasıl zavallılaştığını, hayatta kalmak söz konusu olduğunda ne kadar vahşileştiğini anlatıyor. Biz ömür boyu bunu okuduk gazetelerde. II. Dünya Savaşı’nda bunu okuduk, mübadeleyi okurken de bunu okuduk. Her şeyin üstüne bunu okuduk Türkiye’de. İnsanların ne hale gelebildiklerinin tarihini Türkiye’de bugün de yaşıyoruz. Ama işte tanımadığımız ve gerçek olmayan insanlar üzerinden izleyince ve kimseyle de kendinizi özdeşleştiremeyince daha objektif bakıyorsunuz meseleye. Orada sinirlenecek kimse yok. Daha önce kategorik olarak beğenmediğiniz kimse yok. Oradaki dinler, sınıflar, coğrafyalar uydurma. Bir anda tamamen objektif bakılabilir, eminim. Gayet önyargılı birisi de bir iki sonuç çıkarır hayatla ilgili. Çok iyi çekilmiş, çok iyi yapılmış bir dizi. 

Film olarak Parazit’i tavsiye ederim izlememiş olanlar varsa.   

"Canım yanar yayımlarsam, çünkü o okuyamayacak."

Can Öz’ün nasıl bir kütüphanesi vardır?

Kütüphanemdeki kitapları tekrar tekrar dizmek ve ondan sonra koli koli boşaltıp bir yerlere göndermekten çok sıkıldım. Çünkü çok kitap var. Okuduğum kitaplar var. Onların arasında giren Can Yayınları’ndan, Tellekt’ten, Mundi’den çıkan bütün kitaplar var. Zaten Socrates var. Kitabını okumamı isteyen insanların bana gönderdiği tonla kitap var. Bir de benim yurtdışından getirip okuduğum kitaplar var. Türkiye’deki yayıncılardan gelen kitaplar var. Orada bir akış, sirkülasyon hali var. Dolayısıyla kütüphanemi görseniz muhtemelen hayal kırıklığına uğrarsınız. O kütüphaneyi kaç kere oturup kendimce tasnif etim. Çalışma odamdaki kütüphane biraz iyidir ama orada da yer yok. En son o kütüphaneden taşıp dolabın içine girdim, arada arayacağım, isteyeceğim herhangi bir şeyi bulmam mümkün olmayan kitapların hepsini, yeter artık diye kolileyip bir kenara koydum. Orası yine dolmaya başladı. Benimkine kütüphane diyemezsiniz. O maalesef bir çeşit stok yönetimi. Bir de arada öyle akıl almaz şeyler var ki! Olmadık tarihlerde olmadık kişilere imzalanmış kitaplar var. Birini bir diğerinden daha önemli diye ayırt edemiyorum. İmzalı kitapların hepsini ayırıp bir başka yerde ayrı bir kütüphane yaptım. Orada saklıyorum, sıralıyorum. Ama kendi seçtiğim, okuduğum kitapları koyduğum kütüphane felaket gerçekten. Hiç göstermek istemem. Bu mu yayıncının rafı, dersiniz. Darmadağınık, çöplük gibi bir yer.

Senin yazmaya merakın var mı? Yazar mısın?

Üniversitedeyken bir dönem öyküler yazıyordum, sonra bunlar AltZine’de yayınlanıyordu. Sonra bir gün babamdan bir mektup geldi. Konuşmazdık pek. Öyle bir iletişim heyecanı hiçbirimizde yoktu. Merhaba, merhaba. Bir şey konuşuyorsak konuşuyoruz, bitti. Mektup geldi. “Sevgili oğlum” diye başlayan mektup. Önemli bir şey benim için bu. Bir yerden bulmuş okumuş. Çok beğenmiş ya da işte öyle diyor ve birtakım önerilerde bulunuyor. O noktadan sonra iş değişti benim için. O noktadan sonra kendi kendine yazan birisi olmaktan çıktım, babası için yazan birine döndüm. Müthiş bir şey. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum. Çok büyük bir heyecan ve çok güçlü bir ilişki kuruldu aramızda. Ben o mektupları hâlâ okuyamam. O yazıyor, ben yazıyorum. Sürekli mektuplaşıyoruz. E-mail’i en çok kullandığım dönemdi. O da e-mail yazıyor. Daktiloda yazıyor, birine veriyor ve o kişi bana e-maili yazıyor. Yazdım, yazdım, yazdım. Sonra babam öldü. Ondan beridir sürekli bir şeyler yazıyorum. Birtakım isimsiz bloglar var yazdığım. Yazıp sakladığım bir sürü şey var ama o kadar.

Bir gün zamanı gelir mi yazdıklarını yayımlamanın?

Yok, gelmez, çünkü yayımlamak istemiyorum. Kimsenin okumasını da istemiyorum, kimseye okutmuyorum da. Aman aman şeyler değiller bu arada. Orada böyle bir sandık açılacak ve içinden acayip bir şeyler çıkacak değil. Eğlenmek, keyif almak, bazen deşarj olmak için yazıyorum. Öyle aman aman bir yazar değilim, orasını söyleyeyim. O tarihlerde yazıyordum ama bir yazar kaybettik durumu yok. Keyifli bir şey benim için, ama yayımlamam artık. Canım yanar yayımlarsam, çünkü o okuyamayacak. O okuyamadıktan sonra da olmaz. 

https://www.youtube.com/watch?v=Sh5b7b5wydw



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın