KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ

Klasik Köşe

Asuman Kafaoğlu Büke

akafaoglu@yahoo.com

Her yıl Nobel edebiyat ödülleri verildikten sonra yazarın hak edip etmediği konusunda tartışmalar yaşanır. Bu sene de İsveç Akademisi'nin, Avusturyalı yazar Peter Handke’yi ödüle layık görmesi protestolara neden oldu ama sorun Handke’nin edebi değeri değildi, bu konuya girilmedi bile. Sorun, yazarın 2006 yılında yaptığı bir konuşmaydı. 

Konuya başka bir noktadan bakarak başlayalım. Sanatçı ve yazarların yapıtlarını kişiliklerinden, siyasi görüşlerinden ya da davranışlarından dolayı yargılamaya başlarsak, bir çeşit ahlakçılık yapmış oluruz. Ayrıca ahlak süzgecinden geçirmeye kalktığımızda geriye ne Wagner’in müziği ne Shakespeare’in dizeleri kalır fakat bu Handke’nin yapıtlarına ya da kendisine karşı geliştirilen bir eleştiriden çok, İsveç Akademisi'ne yöneltilen bir protestoydu. 

Miloseviç ve Avrupa’da İslamofobi

Sırp ve Slovenya halklarında yer etmiş beş yüz yıllık bir Türk korkusundan kaynaklanıyordu sorun. Avrupa’nın orta yerinde çeyrek milyon Müslüman katledilmişti. Tarihsel olarak baktığımızda, Hırvatistan, Bosna ve Kosova’da işlenen savaş suçları nedeniyle Sırbistan devlet başkanı Slobodan Miloseviç, Birleşmiş Milletler Savaş Suçları Mahkemesi'nce suçlu bulunmuştu. Ağır savaş suçları iddiasıyla hakkında altmış altı dava bulunan Miloseviç, dört yıl süren mahkeme sürecinde göz altında tutuldu ve insanlığa karşı işlenen suçlar nedeniyle yargılandı. Miloseviç, karısı ve oğlunun sığındığı Rusya’ya gönderilmek için başvurdu fakat bu talebi reddedildi ve bundan bir süre sonra sağlık nedeniyle hücresinde ölü bulundu. 

Pristina, Kosovo'da İsveç Konsolosluğu önünde yapılan protesto sırasında Bosnalı bir adam, fotoğraf: Armend Nimani/AFP via Getty Images

Peter Handke ilk kez Srebrenitsa soykırımını inkâr eden açıklamalarıyla gündeme gelmişti; Miloseviç’in cenazesinde yaptığı konuşma savaş suçlularını savunduğunu açıkça beyan ediyordu. Müslüman Boşnakların kendi kendilerini öldürdüklerini ve suçu Sırplara attığını ifade etmesi büyük tepkilerle karşılandı. 

Handke’nin hayat görüşünü edebiyatında farklı bir boyutta bulabiliriz. Buna entelektüel şüphecilik diyebiliriz. 1942 Griffen doğumlu yazar, hukuk eğitimi sonrasında bir dönem Amerika’da ve Paris’te yaşamış sonra Avusturya’ya dönmüştü. 1970 yılında yazdığı üçüncü romanı Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi (çeviri: Tevfik Turan, Ayrıntı, 2019) onun en önemli yapıtlarından biri sayılır. 

Duygu Yitimi

1970’li yılların romanlarında çok sık karşımıza çıkan bir kahraman tipi vardır; büyük savaşlar sonrasında yabancılaşmış, kimliğini yitirmiş, kendine toplumda yer bulamayan bir karakter portresi görürüz. Bu romanlarda kadın ve azınlıklar yok denecek kadar azdır, işlevsizdir. Jean-Paul Sartre’ın Bulantı, Albert Camus’nün Yabancı romanlarının devamı gibi hissizleşmiş, duyguları uyuşmuş bir kahraman portresidir bu. Çetin Altan’ın 1970’lerde yazdığı Viski, Büyük Gözaltı gibi romanlarında da bu tür kahramanın çok başarılı anlatısını bulmuştuk.

Bir kalecinin penaltı anındaki endişesi, aslında tam da tüm hayata yansıyan bir endişedir. Ne olacağını bilmeden, topun nereden geleceğini bilmeden yaşanan boşluk anını anlatır Handke. Romanın ilk cümlesi “Eskiden tanınmış bir kaleci olan montör Josef Bloch…” sözleriyle başlar fakat kahraman Bloch hakkında bundan başka bir bilgi verilmez kurgu boyunca. Sadece o gün işinden kovulduğunu biliriz ve bu onu boşluk ve anlamsız içinde dolaşan biri yapar. Bloch’un ruh hali, endişe ve tedirginlik sözcükleriyle özetlenebilir. 

Fotoğraf: Matthew Henry

Bloch’un güvensizliği sadece hayata karşı değil, dile karşıdır aynı zamanda. Sözcüklerin ve ifadelerin anlamsızlığı etkiler onu. Bunu bir çeşit dil şüpheciliği olarak tanımlayabiliriz. Ona göre dil gerçekleri yansıtmaz. Her şey eşit derecede doğru ya da yanlış olabilir. Bloch’un bu güvensizliğini Handke’nin tarihsel olaylara bakışında arayabiliriz belki, tarihsel gerçeklerden şüphe duyuyor olması ile açıklanabilir bu. Böylesi bir entelektüel şüphecilik, Miloseviç’in cenazesinde yaptığı açıklamaya da ışık tutabilir: “Gerçeği bilmiyorum. Ama görüyorum. Duyuyorum. Hissediyorum. Anımsıyorum. Bu yüzden bugün buradayım, Yugoslavya’nın yanındayım, Sırbistan’ın yanındayım, Slobodan Milosevic’in yanındayım.” Gerçeklerin bilinemez oluşu düşüncesi roman kahramanı Bloch’u da anlamamıza yarıyor. 

Bloch’un eylemlerinin gerekçesi yok, bir yerden diğerine giderken bir amacı olmuyor. Sadece önünde yürüyen birini takip etmek, rastgele bir otobüse binmek, yağmurda ıslanmamak için bir yere girmek gibi, tamamen rastlantısal davranışlar sergiliyor. Eylemlerinin belli bir dizilişi de yok. Önceki bir davranışının izini bir sonrakinde bulamıyoruz. Her eylem bağımsız, kendi başına, bir anlam yüklenmeden gerçekleşiyor. Aradaki zincir hep kırık; hem olaylar arasında hem de kişiler arasında. Hiçbir davranışın nedeni yok çünkü kahraman tüm duygulardan yoksun. Bir insan amaçtan yoksun olduğunda, hatta hayvansal dürtülerden bir yoksun olduğunda, akıl, duygu ve sezgiler devreye girmediğinde, geriye sadece rastlantı kalır. Bloch’un tüm eylemleri de böyle açıklanabilir: Rastlantısal. Eylemlerinin hiçbir nedeni yoktur, ne bir kadınla sevişirken ne de bir kadını öldürürken. 

Hissizleşmiş ruh halinden çıkmak için yaptığını düşünebiliriz her eylemi; bir çeşit duygularını diriltme çabasıdır bu ama bunun arkasında bir düşünce yatmaz, sadece o anın verdiği uyuşma ile davranır. Ardından da özlem ya da suçluluk duymaz. 

Peter Handke deneysel tarzda yazan bir romancı. Cümleleri kısa ve mümkün olduğunca duygudan arındırılmış. Dışardan bakan bir anlatıcının ifadesi ile değil, bir kameranın gözlemi ile anlatıyor. Karakterlerin betimlemelerini asla yapmıyor. Ne kaç yaşında olduğunu, nasıl göründüğünü, ne de ne giydiğini söylüyor. Konu ile anlatı tarzının uyumu diyebiliriz buna. Ayrıca okurda da çok başarılı bir şekilde, zamanla tedirginlik yaratıyor bu anlatı tarzı. 

Satın almak için tıklayınız.



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın