PERİLİ EVDE IŞILTILAR

Aynanın İçinden

Aslı Ildır

asliildir@altyazi.net

Son olarak Netflix için çektiği korku dizisi The Haunting of the Hill House ile büyük bir başarı yakalayan Mike Flanagan’ın yönetmenliğini üstlendiği Doktor Uyku, Stephen King’in aynı adlı romanının beyazperde uyarlaması. Flanagan’ın büyük bir yaratıcı sorumluluk alarak hem yönetmenliğini, hem senaristliğini, hem de kurgusunu üstlendiği yapım, aynı zamanda yine King’in romanından uyarlanan Kubrick imzalı The Shining de devamı niteliğinde. Bir yandan genel olarak King’in kitabına sadık kalan, bir yandan da Kubrick’in mirasına saygı duruşunda bulunan Flanagan; farklı anlatıcı üsluplarının iç içe geçtiği, hem filmin hem de kitabın devamı niteliğinde bir anlatı kuruyor. Yönetmen her ne kadar halihazırda oldukça karmaşık olan King’in bol karakterli anlatısını sadeleştirmeye çalışsa da, sıkça tekrarlanan zaman ve mekân atlamaları nedeniyle hikâye yer yer yüzeysel bir hale bürünüyor. Yine de korku atmosferini mizansen ve kamera yardımıyla kurmakta gitgide ustalaşan Flanagan’ın, King’in ve Kubrick’in mirasını nasıl bir araya getirdiğine ve Overlook Oteli’nin hayaletlerini nasıl geri çağırdığına bakmakta fayda var.

Kubrick ve Mekânın Laneti

Karısı ve beş yaşındaki oğluyla bakıcılık yapmak üzere gittiği bir otelde aklını kaçıran ve ailesini katleden Jack adında bir adama odaklanan The Shining, genelde modern bir korku başyapıtı olarak gösterilen Kubrick imzalı beyazperde versiyonuyla bilinir. Kubrick’in King’in romanını uyarlarken yaptığı en büyük değişiklik, filmde “kaçık” rollerin oyuncusu Jack Nicholson tarafından canlandırılan Jack Torrance’i daha en başından itibaren deliliğe yatkın bir adam olarak resmetmesidir. Bu sayede kitapta yer alan ve doğaüstü öğelerle bezeli perili ev hikâyesi, Kubrick’in versiyonunda bir nevi psikolojik gerilime dönüşür. Her ne kadar Kubrick bu öğeleri tamamen dışarıda bırakmasa da (kapılarından kanlar akan asansörler, koridorda karşınıza çıkan tekinsiz ikizler, hayaletlerle dolu bir balo salonu…) asıl vurgu tekdüze aile hayatından bunalan ve “writer’s block”tan (yazarların yaşadığı yaratıcı tıkanma) mustarip alkolik Jack’in zihnindedir. Her ne kadar Jack’in zihnine odaklanan Kubrick’miş gibi gözükse de, aslında karakterin geçmişine, iç çatışmasına ve dönüşümüne yakından bakan King’dir. Kubrick için ise Jack’in varlığı sadece mizansene hizmet eder gibidir, oteldeki bir hayaletten ya da uçsuz bucaksız bir labirentten pek de bir farkı yoktur. Kubrick’in versiyonundan hiç hazzetmeyen yazarın da söylediği gibi, filmde Jack daha başından itibaren bir “delidir” ve film boyunca hiçbir karakter değişimine tanık olmayız.

The Shining, Stanley Kubrick, 1980

King, karakterlerini kurarken sıkça başvurduğu iç ses yardımıyla Jack’in geçmişine, annesini döven alkolik babasına ve öfke problemine dair pek çok bilgi verir. Kubrick ise Overlook Oteli’ni ve diğer tüm mizansen öğelerini alır ve Jack’in zihninin bir dışavurumu olarak tasarlar. Filmin, kitaptan tamamen ayrı olarak başlı başına bir başyapıt olmasının nedenlerinden bir tanesi de romana göre “derinliğini” yitiren ve tektipleşen karakterlerin korkunun ana öğesi olan mizansenin birer parçası haline gelmesidir. Kubrick, King’in kelimeler, diyaloglar ve karakterlerler yardımıyla kurduğu korku atmosferini sinemanın diline ustalıklı bir mizansen tasarımı üzerinden tercüme eder. İlginçtir ki filmden aklımızda kalan en popüler imgelerden bazıları kitapta yoktur: Tekinsiz ikizler, çitten labirent, Danny’nin koridorlarda sürdüğü üç tekerlekli bisiklet ya da donarak ölen Jack Torrance’ın korkunç yüzü... Kubrick, King’in romanında otelin tarihini anlatırken kullandığı etkileyici üslubu ve ruhların oteli işgal ettiği maskeli balo ve asansör sahnelerinde betimlediği tekinsiz mekânı alır ve filmin tamamına yayar.

Hem filmi, hem de kitabıyla kültleşen The Shining kadar ilgi görmemiş olan Doktor Uyku ise, King’in zihninde sürekli canlanan ve ara ara kendisine de sorulan “Danny Torrance şu anda ne yapıyor?” sorusu üzerine ortaya çıkmış. Yazarın bu soruyu sormasının nedenlerinden bir tanesi, King’in The Shining’inin aslında Danny’nin Türkçe’ye medyumluk olarak da çevrilen “ışıltı” yeteneğine odaklanıyor olması. Kubrick ise her ne kadar filminde Danny’nin bu özelliğini ana hatlarıyla aktarsa da, genel olarak Jack’e odaklanır. Oysa King’in romanı tam da baba-oğul arasındaki ilişkinin -filmdekinden çok daha güçlü bir anne karakterinin de etkisiyle- nasıl şekillendiğiyle ve neden otelin hayaletlerinin radarına girdiğiyle ilgilenir. Flanagan’ın ise, devam romanını filme uyarlarken Kubrick kadar şanslı olmadığını belirtmek gerekiyor. Geçmiş travmalarıyla baş etmeye çalışan Danny’nin alkolden kurtulma mücadelesini ve telepatik yollarla tanıştığı “ışıltılı öğrencisi” Abra’yla ilişkisini anlatan Doktor Uyku’da King, işin içine bir de ışıltılı çocukların ruhuyla beslenen ve asırlardır bu sayede ayakta kalan bir tarikatı katıyor. The Shining’de olaylardan çok karakterlerin zihinleriyle ve geçmiş hikâyeleriyle ilgilenen tek mekânlı anlatının yerini, neredeyse sürekli zaman ve mekân değiştiren, aksiyon odaklı bir anlatı alıyor. Dolayısıyla Kubrick’in karakterleri geri plana atıp mekân üzerinden kurduğu ustalıklı korku atmosferinin bir benzerini yaratmak Flanagan için kolay olmasa gerek. Hem karakterlerin sayısını azaltan, hem Abra ve Danny arasındaki ilişkiyi basitleştiren Flanagan, sadece King’in romanını adapte etmiyor, bir yandan da hikâyeyi Kubrick’in versiyonunun bir devamı olarak tasarlıyor. Kitapta yanarak patladığı için bir kamp alanına dönüştürülen otel, filmde ise tarikatın başkanı Şapkalı Rose, Danny ve Abra arasındaki final karşılaşmasına ev sahipliği yaparak merkezi bir rol oynuyor.

Eğreti İmgeler, Geçmişin Hayaletleri

Flanagan’ın Doktor Uyku uyarlamasının temelde iki bölüme ayrıldığını söyleyebiliriz: Yolda geçen, karakterlerin ve olayların seyirciye boca edildiği kurulum ve belli ki korkuyu mekân üzerinden kurmaktan büyük zevk alan Flanagan’ın üzerinde çok çalıştığı, Overlook Oteli’nde geçen final sekansı. Bu sekansta Danny’nin çocukken ölüm kalım savaşı verdiği, şimdi ise örümcek ağlarıyla bezenmiş otelin koridorlarında bir hayalet gibi dolaştığın görüyoruz. Tanıdık imgeler çarpıyor gözümüze, kapısından kanlar boşalan asansör, meşhur ikizler, balo salonu, buz tutmuş labirent… Ancak burada eğreti bir taraf da var sanki. Flanagan, Kubrick’in hikâyeye eklediği tüm bu imgeleri bize göz kırparcasına, anlatıya çok da hizmet etmeyen bir şekilde filme yerleştirmişe benziyor. Bu nedenle de farklı hayal edilse çok daha başka bir yere evrilebilecek bu meşhur perili evle olan ilişkimiz, sinemasal hafızamızdan kaynaklanan bir anlık tanıdıklığın ötesine geçemiyor çoğu zaman. Ancak Flanagan’ın romanla filmi bir araya getirirken yaptığı bazı hamlelerin yerinde olduğunu da söylemek gerek. Bunlardan bir tanesi, Kubrick’in hikâyeyi kötücül bir Jack Torrance imgesiyle bitirmek istediği için attığı ilk kitabın final sahnesini, Doktor Uyku’nun sonuna taşıması. King’in versiyonunda kazanı patlayan otel yanıp kül olmadan önce Jack oğlu Danny’le son bir karşılaşma yaşar. Bu karşılaşmada bir an için hayaletlerden kurtulup kendisi olan Jack, oğlunu öldürmemek için kendini feda eder. Bu da yine baba-oğul ilişkisine odaklanan romana daha uygun, babanın fedakarlığıyla neticelenen, nispeten mutlu ve “yüce” bir sondur. Kubrick ise babayı buzdan labirentin içinde korkunç bir hayalet olarak ölüme terk etmiştir. Flanagan, bu “barışma” sahnesini, anaakım Hollywood sinemasının konvansiyonlarına Kubrick’inkinden çok daha yakın olan kendi filminin finaline yerleştirir. Babası ve Danny arasında yaşanamayan karşılaşma, Danny ve Abra arasında gerçekleşir.

Flanagan, filmi tasarlarken hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip King’in materyalinin ve Kubrick’in mirasının fazla etkisinde kalmışa benziyor. Ancak yönetmenin özellikle The Haunting Hill of the House’un meşhur “fırtına sekansında” tercih ettiği anlatıcı üslubu, Doktor Uyku’da da yer yer ortaya çıkıyor. Bu sahneler, filmin belki de en kendine has ve iz bırakacak anlarını oluşturuyor. The Haunting Hill of the House’ta geleneksel bir perili ev hikâyesini ustaca güncelleyen yönetmen, kamerayı perili evin içinde adeta bir hayalet gibi kullanıyordu. Flanagan, bir fırtına sırasında evin salonunda mahsur kalan aileyi, aynı ailenin bir cenaze için toplanmış gelecekteki versiyonuyla paralel olarak kurguluyordu. Tek plandan oluşan bu sahnede asıl korku mekânını kuran ise, sanki bir karakter gibi ortalıkta serbestçe dolanan ve perili evin bir nevi “gözü” gibi işleyen kameraydı. Yönetmen, zaman ve mekân arasındaki sıçramaların ve kamera hareketlerinin perili evin “zamansız” ruhunu yansıttığı bu sahnenin bir benzerini Doktor Uyku’da da kullanıyor. Abra’nın astral seyahate çıkarak Şapkalı Rose’un içine girdiği sahnede paralel olarak kurgulanan mekân, karakterler arasındaki zihinsel etkileşimin biçimsel bir karşılığı sanki. Ara ara ortaya çıkan hayalet kamera ise, Danny’le Abra arasındaki telepatik bağın ya da Overlook’un hayaletlerinin görünmeyen, ancak hissedilen bir temsiline dönüşüyor. Bu anlarda, Kubrick’i taklit etmeyen, ama onun edebi materyali sinemaya tercüme etme yöntemini benimseyen Flanagan’ın imzasını sezmek mümkün oluyor. Bu üslubu korumayı başarırsa Kubrick’in korku türü namına en büyük mirasçılarından biri haline gelebilecek olan Flanagan, korkunun evle, mekânla, duvarlarla, o duvarların içinde gizli ses ve imgelerle, geçmişin hayaletleriyle bağını iyi kavramışa benziyor.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın