UYKUSUZLUĞA ÖVGÜ

Fatma Cihan Akkartal

cihanakkartal@gmail.com

Gecenin uyku tarafından ele geçirildiği bir dünyada, uykusuz kalanlar ne yapar? Uzun süren bir insomnia dönemi yazar Marina Benjamin’i Uykusuzluğun Şarkısı'nı yazmaya yöneltmiş. Yazar yalnızca kendi uykusuzluğuna değil, mitlerin, edebiyatın, tarihin meşhur uykusuzlarının deneyimlerine bakarak uyumamanın ne demek olduğunu irdeliyor.

Marina Benjamin Binbir Gece Masalları’nın Şehrazad’ından Odysseia’nın Penelope’sine, uyanık düşleri ve kabusları derin uykulara tercih eden edebiyat dehalarından kapitalist düzen içinde uykusu kaçmış kitlelere uyku ile geleneksel olmayan bir ilişki kurmuş olanlara yakından bakıyor. Uykusuzluğun Şarkısı,  uykusuzluğu, bir eksiklik, tıbbi bir durum olarak ele almıyor, aksine kurulu düzene dışarıdan bakmak için bir fırsat, kazanılmış zaman olarak değerlendiriyor; kendi gündemini özgürce yaşamanın bir yolu olarak gündüzün ve gecenin yeniden düşünülmesini teklif ediyor.

Uyumayanlar kimlerdir? Şüphesiz, toplumun kıyısında yaşayanlar, “normal” olanı varlıklarıyla sorgulayanlardır. Sanatçılar, 9-5 mesaisinin dışındakiler, dertliler, ağrı çekenler, aşıklar, yeni doğan bebekleri olan kadınlar, gecelerini uykuya vermeyenler, bilincin kontrolü altında bulunmayan yerlerden gelip, rüyaların filtresinden geçmeyen düşüncelerle yüzleşmek durumunda kalanlardır. Uykusuzluğun Şarkısı, hem iç dünyanın topraklarında geceleyin yapılan keşiflere yazılmış bir aşk mektubu hem tarihte bir uykusuzluk arkeolojisi olarak okunabilir.  

Edebiyat tarihi geleneksel olarak dikkatini rüyalara ve uykunun yabancı bir zihin durumu yaratma kuvvetine çevirmiş, kâbusları ve başka rüya hallerini ortaya çıkaran bu uyuşuk bilincin ürünlerini yüceltmiş. Siz ise Uykusuzluğun Şarkısı’nda uykunun karanlık tarafına yöneliyorsunuz; diğer tarafa bakma ilhamını nereden aldınız?

Kitaplarımın nüvesini genellikle kişisel olarak bana dokunan konular oluşturuyor, bir konunun penceresini aralamak için kişisel bir ilintiden faydalanıyorum. Bu kitabı yazarken uykusuzluktan mustariptim ve bu durum kafamı kurcalıyordu. Altta yatan sebep menopozdu, mayın gibi dört bir tarafta patlak veren ailevi sorunlar da cabası. Hayat bir anda sanki yük haline gelmişti, sanki onu eğreti yaşıyordum; gece ile gündüz tepetaklak olmuş, anlam ve saçmalık birbirine karışmış gibiydi, her şeyin içinden geçen bir anksiyete söz konusuydu. Bu dengesiz durumu, zorluğu, belirsizliği, muğlaklığı gerçek anlamda yansıtabilecek bir kitap yazmak istedim. Entelektüel açıdan güzel bir sorunsaldı bu; bu dengesiz parametrelerden bir milim ayrılmadan otobiyografik bir anlatı kurgulamak nasıl başarılabilir? Bütün bu dengesizliğin içinde güvenilir anlatıcı olarak kalmak mümkün müdür? Uykusuzluk gerçekliği dönüştüren, uyanıkken rüya görme durumudur, bilinçsiz zihinle bir diyalogdur aynı zamanda; ben de diğer yöne bakmaktan çok sanırım aslında aynaya bakıyorum.      

Marina Benjamin

Kitap için araştırma yaparken rastladığınız en ilginç ve şaşırtıcı bulgular nelerdi, en çok takdir ettiğiniz gerçek uykusuzlar; tabiri caizse sizin uykusu kaçmış kahramanlarınız kimlerdir ve bu “rahatsızlık”tan nasıl faydalanmışlardır?

Bu kitap için araştırma yaparken çok eğlendim çünkü araştırmam boyunca pek çok şaşırtıcı şey öğrendim. Bilim literatürünü tararken örneğin beni çok heyecanlandıran bir bulguya rastladım; “uyku iğleri” bu belli başlı beyin dalgalarına verilen ad; mekiğin etrafına yün sarılmış gibi görünen dalgalar, bunlar olmadan uykuya geçmek mümkün değilmiş. Bu bildiğimiz uyku ile peri masallarındaki  büyülü uykuyu zihnimde birbirine yaklaştırdı. Yeni bir anahtar ve açılacak yeni bir kapı bulmuş gibi hissettim. 

Bana çarpıcı gelen başka bir konu, uyuyan kadınlara ve gözleri açık olan, uyanık kadınlara yüklenen sembolik anlamlar oldu. Kadınlar tabii, kültürel anksiyetelerimizin şifresi olagelmiştir ama daha önce hiç uyumakta olan kadına kodlanmış birbirinden farklı anlamlar üzerinde kafa yormamıştım.  Özellikle 19. yy’ın ikinci yarısında yapılan uyuyan kadın tasvirleri, kapitalizmin çıktıları ve bunların yarattığı konforla uyuşmuş ama kapitalizmin taleplerine yabancı bir toplumun, diken üzerindeki bir toplumun marazlarını simgeler gibi görünüyor.

Bir de 1917 yılında dünyayı kasıp kavuran uyku hastalığı salgını konusu var. Herkes aynı yıl yaşanan İspanyol Gribi salgınını hatırlıyor ama peri masallarındaki lanetli uykuları andıran, uzun ve tepkisiz uyku hallerine yol açan bu hastalık da aynı dönemde milyonlarca insanı öldürmüştü.

Kitapta tarif ettiğim uykusuz gecelere dair deneyimler, -varoluşun mahrumiyet ve yabancılaşma halleri, uykusuzluğun beni köpeğimle iletişime geçirmesi, hiçbirşeye odaklanamayarak volta atmalar, geceleyin okuma ve yazma- tümü  kendi şahsi uykusuzluk deneyimlerimdi. Sonradan başkalarının deneyimleriyle bunları birleştirmeye karar verdim; Proust ve Nabokov, Charlotte Perkins Gilman, Robinson Crusoe, Leonard L. (onun Oliver Sacks’in oldukça bayağı biçimde aktardığı, kısa süren uyanışı) gibilerinin deneyimlerinden yararlanarak derinlik ve kontrast yakalamayı, konuyu böylece derleyip toplamayı hedefledim.

Nabokov örneğin, uykusuzluğunu güneş ışığının kuvvetli huzmelerine benzetiyor, yarattığı sinir bozukluğunun bir yaratıcılık kaynağı olduğunu söylüyordu. Uyku ona göre, “aptalca bir birlik”, “akla, insanlığa, zekaya her gece yapılan bir ihanet”ti.  Edebiyat dünyasının diğer meşhur uykusuzları, Elisabeth Bishop, Franz Kafka, Robert Frost gibi, Nabokov da hiç bir şeyi gözden kaçırmayan bir tanık, uyumakta olan kitleleri aralıksız bir gözlem altında tutan yalnız başına bir bekçi olmak istemişti. Bu türden –peygamberce, kahince- bir karanlıkta görme hali, evvel ezel kültürel olarak ayrıcalıklı sayılır. Şair Linda Pastan için örneğin, uykusuzluk “bilincin bizzat kendisiyle bir mücadele”dir.

Zorlukları alt etmek için, stratejik olarak uykudan kaçınan, Penelope ve Şehrazad gibi kadınlardan bahsediyorsunuz. Kocalarıyla paylaştıkları yatağa girmeyen ya da kapitalizmin dikte ettiği şekilde zaman kavramına tabii olmayan kadınlar için, uykusuzluk altüst edici ve belki de bu yüzden görmezden gelinen bir potansiyel taşıyor mu?

Bu soruyu sormanıza sevindim. Uyumamanın alt-üst edici özelliği, bu kitabı yazarken farkına vardığım bir konuydu. Geceleri ayakta olan bir kadın, toplumun örf ve adetlerinden azade olan kadındır; etkindir, yaratıcıdır, yumuşak başlı ve hatta bilinçsiz olabilecekken mukavemet edendir! Bundan ötürü onun topluma karşı oluşturduğu tehdit daha güçlüdür. Penelope ve Şehrazad gibi kadınlar ilgimi çekiyordu çünkü onların geceleyin yapıp ettikleri işler vardı, “gündelik işleri” onlara yetmiyordu. Onlar hakkında yazmak kendi orta yaş huzursuzluğumla bağlantı kurmak gibi geldi bana. Bu anlamda, Uykusuzluğun Şarkısı,  bir önceki otobiyografik kitabım The Middlepause ile de iletişim içindedir; her iki kitap da orta yaş enerjisi olarak nitelediğim durumla ilgili. Kitapları yazarken çoğunlukla hedefe odaklı bir aciliyet hissiyle hareket ediyordum, Uykusuzluğun Şarkısı’nı hararetle yazdım. 50’li yaşlarımda, yeni bir yerde olduğuma ve yanlış anlaşıldığıma, çoğunlukla kendi kendimi yanlış anladığıma dair kuvvetli bir his hasıl oldu. Bu yüzden orta yaş dönemine dair yazdıklarımda bu palamarı çözülmüş gemi gibi başıboş kalmak hissi üzerinde durdum.  Bunun bir eşikte durmak hissiyle de alakası var şüphesiz, orta yaş bir geçiş anı, bir kendini yaratma anı. 30’lu yaşlarında nihayet kendi kendinin yetişkin versiyonunu yaratmaktan çok farklı olmasa gerek, gerçi orta yaşta tam da o hikayeyi gözden geçiriyorsun, kim olduğuna dair kendi yerleşik fikirlerini alt üst ediyorsun. Bu da tıpkı geceleyin uyanık kalmak gibi bir baş kaldırı hareketi. 

Fotoğraf: Megan te Boekhorst

17. ve 18. yüzyılların kolonici ticareti dünyayı ve küresel ekonomiyi dönüştürdüğü gibi, Batı’nın uyku ile olan ilişkisini de değiştirmişti; ticareti yapılan başlıca mallar, “kahve, şeker ve tütün,” uyarıcı maddelerdi. 21. yüzyılın ekranlardan kaynaklanan uykusuzluğunu benzer bir açıdan görebilir miyiz? Küresel ekonomiye (iletişimin, arzunun, finansın ekonomisine) entegre olmanın bir yolu olarak uykusuzluktan söz edebilir miyiz?

Bu bence yerinde bir benzetme olur. Bizi uyaran maddeler ihtiyaç duyduğumuzun fazlası olan maddelerdir. Bunlar bir nevi aşırılıktır; yeterinden fazlasıdır ve uykusuzluk da aşırılıkla alakalıdır. Arzuların fazlalığından, düşüncelerin fazlalığından kaynaklanabilir ve uykusuzluğa bunları durdurmanın –sizin ekran analojiniz ile söylersek- hesabı kapatmanın imkansızlığı eşlik eder. Kitapta uykusuzluğun kapitalizm ile işbirliğinden de kısaca bahsediyorum; çalışmaya her zaman hazır olmak gerektiği, her zaman hazır ve nazır, uyanık ve teyakkuzda olmak gerektiği fikrinden. Ve pekala, informatik ekonomisinde de her zaman açık ve erişilebilir, geçirgen olması, cildini soyup atması  gerekiyor kişinin. Tüm bu özellikler uykusuzluk deneyiminine de aittir. Buraya bir uyarı eklemeli; bu açık, alıcı durumdayken bilinçdışının derinliklerinden gelebilecek şeyleri kurala tabii tutamaz insan. Kendini koruma kuvveti kalmaz. Rüyaların elinden kaçan, (gündüz vakti ancak fısıldarken) karanlık gecelerde size seslenen umulmadık derin düşünceler, gece uyanıkken sizi ziyaret eden her şey, aslında unutmak isteyeceğiniz şeylerdir; bastırılarak ötelenen kabuslar değillerse, gün sonunun döküntüleri, tortularıdır, şehrin kıyısındaki metruk araziye kurulu geri dönüşüm istasyonu gibi zihin bunları ayrıştırıp karıştırmaktadır; çöp olan kısmı dışarı atar, hayati şeyleri  yeniden kullanır. Uykusuzluk deneyimini sonuna dek yaşamak, esaslı miktarda cesaret ister, çünkü uykusuzluğun sonunda istenmeyen şeylere odaklanmak zorunda kalırsınız; bastırılmış duygulara, algıladığınız dünyanın kıyısında kalmış şeylere... Uykusuzluk boşlukla yüzleşmeye zorlar sizi.  

Uyku hali, (hele başkasının uykusu), son derece şahsi ve özel bir deneyim olduğu için, tekinsiz bir durum, sizin anlattığınız şekilde uykusuzluk da oldukça mahrem bir deneyim. Uykusuzluk da tıpkı uyku gibi, uyumayan kişiyi etraftan yalıtarak yalnızlaştırıyor mu? Dünyayı yabancı bir yere dönüştürüyor mu? Peki böylesi bir yabancılaşmada yaratıcı bir potansiyel bulmak mümkün mü?

Bu kitapta aydınlık ile karanlığı ters yüz etmek hoşuma gitti. Başlangıç noktamda; insanların uykusuzluğu bir eksiklik üzerinden, uykunun olmayışı üzerinden değerlendirmeleri yatıyor. Ben ise kitapta aslında tam da uykunun mevcut olmama durumu olduğunu söylüyorum. Bilinç yok olmuştur. Uykusuzluk ise bana kalırsa, tümüyle mevcut olmayı, var olmayı ifade ediyor. Tamamen uyanıksınız, teyakkuzdasınız, harekete ve sese karşı fazlasıyla duyarlısınız. Bunun düşündürücü kısmı, sizin de değindiğiniz gibi, bu varoluşun yoğun bir yalnızlık içinde olması. Tüm duyularınız harekete hazır fakat yapacak bir şey olmadığı gibi birlikte bir şeyler yapacağınız birileri de yok etrafta. Bu yüzden kitapta bir uykusuzlar cemaati tasavvur etmeye çalıştım ki bu aslında bir paradokstur, olur şey değildir; binlerce kişinin yataklarında uyanık olduklarını bilseniz de onlarla birlik olmanız mümkün değildir. Dolayısıyla evet, uykusuzluk temelde mahrem bir yaşantıdır, insanı yalnızlaştırır. Uyuşturucuların ya da zihinsel marazların etkisi gibi değişen bir bilinç durumudur ve değişmiş olan, dolayısıyla yabancılaştırıcı bir ortamda (karanlığın sakladığı bir dünyada) yaşanır. Buradaki yaratıcı potansiyel, kişinin içinde bulunduğu bu yabancı olma durumunun ikiye, üçe, dörde katlanmış olmasında yatıyor. Uyumakta olanların göremedikleri, onlardan gizlenen şeyleri görür, fark eder uykusuz. Böylece dönüp dolaşıp yeniden gaipten haber almanın poetikasına geliyoruz.  

Kitaplarınız kişisel anlatıların ne kadar güçlü olabileceğini gösteriyor, şu anda üzerinde çalıştığınız konular öncekilere benzer konular mı? Yine oto-kurgunun biçim ve anlatı olanaklarından yararlanacak mısınız?

Evet, yeni bir kişisel anlatı üzerinde çalışıyorum; bu kez bağımlılık ve risk kavramlarına odaklanarak. Kumar ile ilgili iki farklı deneyimi birbirine bağlayan iki öyküm var; babamın kumar saplantısı, sürekli rulette para kaybettiği kumarhanelere olan sevgisine karşı benim profesyonel bir Yirmibir oyuncusu olarak deneyimlerim... Kişinin ne kadar büyük riskler almaya gönüllü olabileceğini araştırmak istedim, nereye kadar ümit edebileceğini, akılcı, rasyonel risk diyebileceğimiz bir risk türü olup olmadığını ve fazla ileri gitmenin nereye kadar gitmek demek olduğunu...

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın