OZANLARIN YÜZLERCE YILLIK YANLIŞ ÖYKÜSÜ

Üçüncü Günün Şafağı

Burcu Arman 

beyazkadincataldilli@gmail.com 

“Ozanlar benden –erkek– kahramanın karşısında diz çöküp merhamet dilenen bir kadın olarak bahsetti hep; ilaç katarmışım tatlı şaraplarına, büyüleyip domuza çevirirmişim hızlı giden gemilerin tayfasını, babaevini unutturur, sılaya kavuşmalarına müsaade etmezmişim. Ne demeli, kadınlara haddini bildirmek ozanların en sevdiği vakit geçirme biçimidir; yerlerde sürünüp ağlamazsak gerçek bir hikâye olmazmış gibi.”

Arka kapakta yazan bu cümlelerin ardından Ben Kirke’yi okuyup bitirdiğimde düşündüğüm tek bir şey vardı: Ozanlar ancak bu kadar yanlış bilgi yayabilirdi! Sonra başka bir şey daha; yüzlerce yıldır erkeklerin anlattığı tarihte cadıların ne kadar yanlış bir ünle tanındığı. Oysa Kirke, hayran olunası bir kadın, bir cadı, bir tanrıça, bir ölümsüz… Destanlarda adı bu şekilde geçer Kirke’nin; o Odysseus’un mürettebatını domuza çeviren cadı; sonra da ona olan zaafından hepsini affeden. Peki ya bu kadar mı? Destanı tüm incelikleriyle okuyanlardan değilim ama Madeline Miller’ın Ben Kirke’sinin onlardan çok daha dokunaklı olduğunu söyleyebilirim. Her şeyden önce bir kadının incelikleriyle, bir kadının tarihine dair…

Kirke, güneş tanrısı Helios’un nymphia (nemf - Yunan mitolojisinde yeri ve denizi dolduran sayısız çokluktaki dişi, tanrısal varlık) Perses’ten olma kızı. Nymphia, “tanrıça” olduğu kadar gelin anlamı da taşıyan bir kelime. Doğuştan kaderleri belli nymphia’lar hayatlarının çoğunu bunu gerçekleştirmek üzere yaşıyor. Ve buradan bakınca hiç tuhaf değil ama acıtıcı bir şekilde dünya onları “Bir sofraya yayılmış, güzel ve kendini yenileyen sonsuz bir şölen” olarak görüyor. Kirke ise doğduğundan beri, belki ona verilen adın anlamının şahin ya da atmaca gibi bir kuştan türemesinden ya da sesi bir ölümlüyü andırdığından, hepsinden farklı bir kader çiziyor kendine. Her ne kadar bakışlarıyla dünyayı yakabilecek babası Helios’a hayranlığı ve ona kendini ispat etme çabası, insan ömrüne sığmayacak kadar uzun süre peşini bırakmasa da…

Başka bir dünya yaratabileceğini bilen tüm kadınların hikâyesi

Kirke’nin kaderinin yazılışı, cadılığını keşfetmesi ve bir ölümlüye âşık olmasıyla aynı zamana denk gelir. Her zaman ölümlülere zaafı olan Kirke, sevdiğini aşkının büyüsüyle bir tanrıya çevirir. Bunu yaparken onu başka bir nymphia’ya aşık edeceğini bilmeden, aslında tüm kaderini nasıl çizdiğini bile fark etmeden yapar. Glaukos bir tanrıya, Skylla ise Kirke’nin gazabıyla bir canavara dönüşür. Hayatı boyunca peşinden gelecek bir pişmanlık... Kirke uzak adalardan birine sürgüne gönderilir. Kişiliği ve büyüleri orada çoğu zaman tek başına kalırken güçlenir. Zaman zaman ziyaretine gelen Hermes sayesinde dünyanın geri kalanındaki dedikoduları öğrenme şansı olur; elbette yanlışlıkla kıyısına vuran teknelerin mürettebatları sayesinde. Kendini korumayı öğrenmesi de o meşhur domuzlara çevirme hikâyesi de aslında buradan gelir. Yüzlerce gün denizde kalan denizcilerin karınları doyunca akıllarına gelen diğer açlıklarını bastırma yöntemlerine karşın Kirke onları domuza çevirerek kurtulmanın yolunu bulmuştur çünkü. Bilemediği şeyse Odysseus’a âşık olacağı, onu ve önce domuza çevirip sonra affettiği mürettebatını aylarca adasında misafir edeceği gerçeği…

Miller, Kirke ile birlikte tanrıların zaaflarını, gereksiz kibirlerini ve ölümlüleri umursamamalarını eleştirirken, Odysseus ile birlikte savaşın gereksizliğini de tartışıyor. “Savaş niye çıkmıştı?” diye sorar Kirke, Odysseus cevap verir: “Bakalım listeyi hatırlayabilecek miyim… İntikam. Şehvet. Boş gurur. Açgözlülük. Güç. Ne unuttum? Ah, evet, gösteriş budalalığı ve alınganlık.

Tüm bunlardan önce kitapta, Daidalos’un ete kemiğe bürünen hikâyesini ve İkaros’un çocukluğuyla tanışacağımız gerçeğini de unutmamak gerek. Ama hepsinden öte, Madeline Miller’ın Kirke’si bir kadının hayatındaki tüm evreleri satır aralarından kalbine akıtıyor insanın. Miller'ın Seda Çıngay Mellor’un akıcı çevirisiyle birleşen güçlü anlatımı ile Kirke’nin kendini buluşu, kadınlığını buluşu, hayatını kabullenişi, erkeklerle başa çıkmayı öğrenişi, anneliği ve zaaflarını keşfetmesi ve hepsinin ötesinde gücünü yönlendirmeye alışmasıyla büyülüyor. Her şeyden önce bir büyüme hikâyesi bu. Bir kadın hikâyesi.

Toplumuna, kanına karşı çıkan, çizili kadere razıymış gibi görünürken yaşadığı dünyaya dayanamayacağını düşündüğü an kadim bir tanrının sözlerini benimseyen bir kadının: “Öyleyse çocuğum, başka bir dünya yap”. Bu belki iliklerine kadar bildiği gücünün seslendirilmesi gibi. Sadece Kirke’ye değil, okuyana da mesaj… Arkasındaki her zorluğa rağmen, gücün kimde olduğunu hatırlatacak bir cümle gibi işledi zihnime. Zaten Ben Kirke’yi bu kadar sevilir yapan şeylerden biri yalnızca anlatılan hikâye değil, Miller’ın güçlü edebi kalemi. Zira öyle olmasa sıradan mitolojinin günümüze uyarlanmasının önüne geçemezdi. Oysa bu kitap böyle cümlelerle, bazen kitapta altı çizilmeyecek yer bırakmama hissi yaratarak bitti: “Düşünceye yaraymış gibi dokundum, ne kadar acıdığına baktım.”

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın