ALTAY ÖKTEM: “HER İNSANIN BİR HİKÂYESİ, KORKARIM BİRDEN ÇOK HİKÂYESİ VAR”

Yazı Cadısı

Aslı Tohumcu

aslitohumcu@gmail.com

Altay Öktem’in yeni romanı Yalan Yanlış Hayatlar, tam bir yanlışlıklar komedisi. Yanlışlıkla düşülen aşkların, yanlışlıkla öldürülen insanların, yanlışlıkla öyle değil de böyle yaşanılan hayatların... Özeti bir tabanca, bir mangal şişi, altın bir bileklik, pembe bir fular, mavi bir tulum, bir takke, bir paket Samsun, bir kibrit kutusundan ibaret bir hayatın. Bekir’in pantolon üstüne pijamayla ekmek almaya diye evden çıkıp iki yıl sonra dönmesiyle başlayan bir hikâye. Yalan Yanlış Hayatlar, hayatın sırtından vurduğu, teğet geçtiği insanların esaslı, sahici, şaşırtıcı romanı. Öktem’in en şahane işi. 

Yalan Yanlış Hayatlar, tam da o klişe sorunun klişelikten kurtulması için uygun bir roman diye düşünerek ilk sorumu ateşleyeyim: Böyle bir hikâye yazmak nereden geldi aklına? Ekmek almaya diye çıkıp iki yıl geri dönmeyen bir adamdan yola çıkarak üstelik!

Klişelerin aslında bize hiç de yabancı olmadığını, hepimizin hayatını gözler önüne seren, gerçeği yüzümüze vuran aynalar olduğunu düşünüyorum. Hepimiz bir romanın asıl oğlanı ve asıl kızı gibi yaşıyoruz ama günün birinde bir bakıyoruz ki, biz hiç “asıl” olamamışız! Son yıllarda ilginç kurgular, akılalmaz hikâyeler bulmak için çaba harcamak yerine, artık geriye dönüp bizim küçük hayatlarımıza, mahallelerimize, çevremizdeki insanlara bakmaya başladım. Yaş kemale erdi, olgunlaştım herhâlde. Sonra gördüm ki, asıl akıl almaz hikâyeler onların hikâyeleriymiş. Hani herkesin dilinde olan bir laf vardır ya; “Aslında benim hayatımı yazsan roman olur.” Bu sözü hiç hafife almamak lazım. Sokakta karşılaştığımız insanların en azından yarısının hayatı sahiden roman. Belki çok klişe hayatlar ama hepsi de tuhaf birer roman kahramanı olmaya teşne. Ekmek almak için evden çıkıp iki yıl geri dönemeyen Bekir çok sıradan ve bizlerden biri. Ama onu sıradışı yapan, o iki yılı Romanya’da bir hapishanede geçirmesi. Mahallenin bakkalı nere, Romanya nere! Bazen mazlum bir aile babası, bir bakarsın uluslarası bir kaçakçı olmuş. Kendi bile farkına varamamış başına neler geldiğinin! Bir anda akıntıya kapılmış, başka bir yerde karaya çıkmış. Aslında öyle çok karşılaşıyoruz ki böyle olaylarla. Sadece yakına bakmayı bilmek gerek. 

Bir okur olarak, beni sürükleyen, nefesimi kesen ve eğlendiren romanları daha iştahla okuyorum. Beni okuyanlar niye aynı hakka sahip olmasın!

Daha ilk satırından acayip bir tempoyla başlıyor roman, okurken nefesim kesildi, hızına yetişmekte güçlük çektim. Üstelik her bölümde bir başka gizem açılıyor, hikâyeyi iyice beklenmedik bir yola sokuyor. Daha şaşırtıcı ne olabilir diye sorarken insan, kendini yine şaşırırken buluyor. Böyle bir romanın yazılma süreci de sıradan olamaz diye düşünüyorum.  Bir de... Okurken bizim aklımızı alıyorsa, yazarken senin aklını nasıl almıştır diye de merak ediyor insan!

Bir okur olarak, beni sürükleyen, nefesimi kesen ve eğlendiren romanları daha iştahla okuyorum. Beni okuyanlar niye aynı hakka sahip olmasın! O yüzden tempoyu ve akıcılığı önemsiyorum. Ayrıca, günümüzde hayat çok hızlı akıyor. Kim ne derse desin, içinde yaşadığımız çağda insan algısı evrildi. Otuz yıl önce bir roman okurken, eğer uzun uzun tasvir edilmezse, kahramanın girdiği bir ortamın nasıl bir yer olduğunu ben de gözümde canlandıramıyordum. Günümüz okurunun algılaması için bir cümle yeter. Şaşırtıcılığa gelince… Bütün olayları anlıyoruz, her taşı yerli yerine oturtuyoruz, sonra bir bakıyoruz ki hepsi yalan yanlışmış aslında. Hadi canım, bu kadar da olmaz artık, diye düşünmeye başladığımız anda, hikâyenin asıl hâlini anlamaya başlıyoruz. Bu sefer taşlar yeniden yerli yerine oturuyor, tam derin bir nefes almışken, bakıyoruz bu da yalan yanlışmış. Aslında bütün hayatlar yalan yanlış yaşanmıyor mu sevgili Aslı? Biri bir yalan söylediğinde, artık konunun devamı o yalan üzerine kuruluyor. Yıllar sonra biri çıkıp o yalanı ortaya çıkardığında ne oluyor peki? O yalanın üzerine inşa edilen yapı yıkılıyor, herkes bir anda ortada kalıyor. İşin yoksa her şeyi baştan düşün, baştan kurgula. Ama kaybedilen zaman ne olacak? Yaşadığın acıyı, hüznü nasıl onaracaksın? Bunların telafisi yok. Farkındaysan roman yazma sürecinden değil, hayattan bahsediyorum. Serim, düğüm, çözüm diye bir şey yok hayatta; düğüm, düğüm, düğüm diye gidiyor. İçeriden bakınca çok fena, dışarıdan bakınca çok eğlenceli.  

İnsanların her adımlarını sosyal medyada iştahla yaşarken, gerçek hikâyeleri de ister istemez öldürdüğünü söyleyebilir miyiz? Benim gözümde roman bu sevimsizliğinin, acı gerçeğin altını çizdi çünkü bir yanıyla. 

Yalan Yanlış Hayatlar’daki hikâye 1980’lerde başlıyor, günümüze kadar geliyor. İçinde yaşadığımız döneme 30-40 yıl öncesinden bakınca büyük bir şaşkınlık yaşıyoruz. Oradan bakınca şu anda yaşadıklarımız, buradan bakınca o zaman yaşadıklarımız karşısında hayrete düşüyoruz. Roman tamamen bu mesele üzerine kurulu değil ama dikkatli bir okur bu sonucu da çıkarabilir. İz Sürücü Muzaffer gibi bir karakter 80’lerin ürünü. Günümüzde o adamın yerini navigasyon aldı. Bugün bir gence, o dönemlerde iz sürücülük diye bir iş kolu olduğunu nasıl anlatabiliriz? Tanıdığı tanımadığı herkesi sosyal medya üzerinden stalklama olanağı olan birinin bunu değil anlaması, kafasında canlandırması bile mümkün değil. O vakitler birinin peşine düştüysen, mecburen Muzaffer’i başvuruyordun. Yer yarılmış içine girmiş bile olsa, Muzaffer buluyordu o kişiyi. Analitik bir zekâ, bilgi, tecrübe, harita gibi bir hafıza. Muzaffer’in yerini günümüzde yapay zekâ aldı. 

Peki bu cinayetin sonu nereye varacak sence? Hayat ne yana akarsa aksın, ne kadar kötü ya da dandik akarsa aksın, edebiyat hikâyelerin izini sürmenin ve bunları aktarmanın yolunu bulacak, o kirli sudan kafasını dışarı çıkaracak mı peki?

Sosyal medya nedeniyle gerçek hikâyelerin öldüğünden söz ediyorsak, baştan söyleyeyim, ben o konuda karamsar değilim. Günümüzün gerçek hikâyeleri dünün gerçek hikâyelerine oranla farklı elbette. Yine de her insanın bir hikâyesi, korkarım birden çok hikâyesi var. Yazarlık da özünde hikâye anlatıcılığıdır. Yeni yeni hikâye anlatıcıları katılıyor aramıza. Yeni romancılar, özellikle de çok güçlü yeni öykücüler katılıyor sürekli. Demek ki insana dair hikâye bitmiyor. İnsan hep aynı insan. İlk homo sapienslerden farklı olabiliriz ama on binlerce yıl önceki avcı-toplayıcı atalarımızla genetik yapımız aynı. Fizyolojimiz de duygularımız da pek değişmedi. Sosyal medya bizi bozmaz. Terk edilince yine iki kadeh rakı içer, arabesk dinler, ağlarız. O andaki fotoğrafımızı instagrama koymayız, o ayrı. 

Bu coğrafyada yaşanan her aşk, imkânsız aşktır.

Epey kalabalık bir kadrosu var romanın, var ama, ilginç bir şekilde her biri de romanın baş kahramanı gibi göründü benim gözüme. Yanılıyorsam düzelt. 

Kesinlikle öyle. Çok kalabalık bir kadro ama hepsinin hayatı birbiriyle kesiştiği ve bir sarmal şeklinde birbirine dolandığı için hiçbirine yabancılık duymuyoruz. Hepsi de kendi hikâyesinin ana kahramanı. Tuhaf biçimde, başkalarının hikâyelerinde de başrol kadar önemli birer rolleri var. İz Sürücü Muzaffer, “Kimsenin arkasında izi kalmıyor, yaşadıklarını nasıl kanıtlayacaklar bu insanlar,” diye hayıflanıyor, belki meslekten soğuyor ama ben her insanın birilerinin üzerinde iz bıraktığını düşünüyorum. Az ya da çok, olumlu ya da olumsuz, yıkıcı ya da yapıcı, enikonu herkes iz bırakıyor. Hayat dediğimiz şey de o izlerin toplamı zaten.

Yahu, o Neriman da ne kadınmış! Ayrıca, neden Nesrin değil de Neriman?

Dış görünüşleri birbirinin aynısı, karakterleri tam zıt olan tek yumurta ikizleri Nesrin ve Neriman. Nesrin daha romanın ilk bölümünde bir cinayete kurban gidiyor ama sonradan onun hayatına da sürekli temas ediyor, onu da yakından tanıyoruz. İkisinin karakterleri çok farklı olmasına rağmen aslında benzer yönleri de çok. Biz kime nasıl yaklaşıyoruz, kimi neyle yaftalıyoruz, bakış açımız ne, farklılık biraz da oradan kaynaklanıyor. Toplumun algısı ve kullandığı etiketler devreye giriyor burada. Ama hakkını teslim etmek zorundayım; Neriman çok güçlü, biraz fettan, çok da zeki bir kadın. Gerçek hayatta kimline tanışmak istersin deseler, hiç tereddüt etmeden Neriman’la derim. 

Nesrin’in hayatına topu topu üç erkek giriyor, üçü de birbirinden tuhaf. Neriman, deyim yerindeyse biraz erkek sarrafı gibi ama onun yaşadığı ilişkinin de iler tutar bir yanı yok. Onların kaderi mi bu, yoksa sahiden senin de söylediğin gibi her aşk aslında imkânsız aşk mı?

Aşk sadece iki insan arasında yaşanabilse sorun yok. Ama aşk çevresel bir mesele. Duygusal, psikolojik, fizyolojik ve toplumsal yönü var. İlk üçü bizimle ilgili ama sonuncusuna müdahale etme şansımız yok.  O yüzden bu coğrafyada yaşanan her aşk, imkânsız aşktır. Bu sadece Nesrin’le ve Neriman’la ilgili değil. Öyle olsa, onlar roman kahramanları deriz geçeriz. Aynı trajedi, bizim de trajedimiz. 

Trajedi demişken, romandaki herkesin hayatı aslında çok trajik. Ama sürekli gülümseyerek okuyoruz. Bunu sırrı ne?

Bunun tek bir sırrı var: Hepimizin hayatı çok trajik ama zaman içinde buna direnç geliştiriyoruz ve gülüyoruz ağlanacak halimize. Bu bir savunma mekanizması ve sanıyorum biz doğduğumuz andan itibaren bu yeteneği kazanıyoruz, efsunlanıyoruz. Bir çeşit hayata katlanma sanatı bu. Ben hep edebiyatın rahatsız edici bir tarafı da olması gerektiğini vurguladım şimdiye dek ama eğlendirici bir tarafı olduğunu da unutmamak gerek. Eğlenmezsek rahatsız da olmayız, rahatsız olmadan eğlenmemiz de pek mümkün değil. O zaman iyi eğlenceler!

Teşekkürler!

Satın almak için tıklayınız.



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın