CANAVARIN SUÇU

Ziyaretçi

Yankı Enki

yankienki@yahoo.com

Natüralist Amerikan edebiyatının kurucu ismi olan, 1900 yılında henüz 28 yaşında tüberküloz nedeniyle hayatını kaybeden, ancak Hemingway başta olmak üzere birçok yirminci yüzyıl yazarını etkileyip onlara ilham veren Stephen Crane, hem eserlerinde sadelik ile vuruculuğu iç içe geçirmesiyle hem de aykırı görüşleri cesur bir şekilde dile getirmesiyle tanınmış bir yazar. Türkçede daha önce Kanlı Madalya ile Sokak Kızı Maggie adlı romanları ve Erkekler, Kadınlar ve Tekneler adlı öykü kitabıyla karşılaştığımız bu öncü yazarın bir başka aykırı eseri de, ölmeden önce kaleme aldığı son eserlerden biri olan ve İş Kültür’den Osman Çakmakçı çevirisiyle yayımlanan Canavar adlı kısa romanı.

Sonraki dönemlerde hüküm sürecek olan birçok önemli karanlık eserin yazıldığı 1890’lı yılların sonunda yayımlanan bu eser, hem döneminin insana bakışı açısından felsefi bir karanlık, umutsuzluk barındırıyor hem de yine döneme ve ilgili coğrafyaya bağlı olarak ırk sorunu etrafında toplumsal bir karanlığı da aydınlatmaya çalışıyor.

Stephen Crane, 1897

Siyahi nüfusun önemli bir yer kapladığı bir Amerikan kasabasında geçen öyküde, beyaz ırka mensup Doktor Trescott’un evinde bir yangın çıkar. Doktorun oğlunu kurtarmak için canı pahasına eve giren siyahi işçi Henry Johnson, yangında yaralanır. Hayat artık hem onun hem de Doktor Trescott’un ailesi için çok farklı olacaktır. Henry bu yangından adeta bir “canavar” olarak çıkacaktır, çünkü alevler yüzünü tanınmaz hâle getirmiştir ve hayatta kalması için de Doktor Trescott’un tedavisine muhtaçtır, çünkü doktor dışında bu siyahi canavarın yaşaması gerektiğini düşünen pek beyaz vatandaş yoktur ortada. Doktor Trescott, elbette oğlunu kurtaran kişiye minnettardır ama bir canavarı koruması, tedavi etmesi, ona merhamet göstermesi demek tüm beyaz nüfusu karşısına alması anlamına gelir. Henry toplumun gözünde bir canavara dönüşürken, doktor ve ailesi de saygın, beyaz bir aile hüviyetini kaybederek gözden düşer ve toplumdan dışlanır.

Canavar edebiyatının ikonik kahramanı olan Frankenstein canavarının öyküsünde, isimsiz canavar çılgın bilimadamı Doktor Frankenstein’ın can verdiği bir varlıktır; doktor, canavarın yaratıcısıdır. Stephen Crane’in öyküsünde de sözde canavarın yaratıcısı yine doktordur, ama onu yoktan var ettiği, ona can verdiği için değil, onu öldürmediği, tedavi etmeyi kabul ettiği için. Etrafındakiler Henry’yi ölüme terk etmesinde ısrar etse de Doktor Trescott bunu kesinlikle reddeder. Onu hayatta tutarak, yok etmeyerek var eder. Bunu da, toplumun gözünde bir canavar yarattığını bilerek gerçekleştirir ama aslında o canavarın, yangında yüzü alev alıp bir ucubeye dönüşmeden önce de aynı toplumun gözünde bir canavar olduğunun farkındadır. Canavar hep oradadır, doktor onu var etmeden önce de oradadır; siyahi olduğu için zaten bir canavardı, artık yüzü yandığı için daha da korkunç bir canavardır.

Fotoğraf: Viktor Tasalhuk

Trescott’a bu canavarı tedavi etmemesinde ısrar edenlerden, “O aklı olmayan bir canavar olacak,” diyenlerden birine şöyle cevap verir doktor: “O nasıl isterseniz öyle olacak. Herhangi bir şey olacak.” Siyahi Henry Johnson, ten rengi nedeniyle beyaz muktedir erkeğin tüm ötelenmiş tanımlarını taşımaktadır. Çocuklar ondan korkar. Yetişkinler onu kodese tıkar, fakat neyle suçlayacaklarını bilmezler. Sokakta taşlayıp linç etmeye kalkarlar, tıpkı H. G. Wells’in Görünmez Adam’ındaki gibi, yargısız infaz modern insanlığın gereğidir sanki. Canavar, iblis, beyaz olmayan, kendilerine benzemeyen, suçlu, günahkâr, korkunç bir şey… Artık bir insan bile olduğu şüphelidir Henry Johnson’ın. Götürüp uzak bir yere bırakıp kaderine terk etmeye karar verirler ama doktor engel olur. Bir kuruma kapatıp toplumdan uzak tutmaya çalışırlar ama doktor yine muhalefet eder. Tüm saldırıların sebebi Henry’nin yüzünün olmamasıdır. Canavarın tek bir suçu vardır: Korkunç olmak. Tıpkı Mary Shelley’nin anonim canavarı gibi Henry de “bir şey”e dönüşmüştür.

Canavarın öyküsü eserin sonlarına doğru odaktan çekilir yazar tarafından ve geriye onu koruyan ve kollayan doktor ile ailesinin yalnızlığa mahkûm öyküsü kalır. Stephen Crane’in canavar öyküsü, tıpkı Mary Shelley’ninki gibi bir doktor hakkındadır.

Tüm hatlarıyla toplumsal hakikate dayanan, doğaüstü herhangi bir unsur taşımayan bir eser de olsa, -yazıldığı ortam ile zamanı da düşünürsek- Stephen Crane’in Canavar’ının realist olduğu kadar gotik bir eser olduğunu da belirtmek gerekir. Kötülük, aşırılık, suç ve umutsuzluk temalarının işlendiği, talihsiz bir kahramanın ve çevresinin giderek daha karanlık bir hâle evrilen dönüşüm hikâyesinin anlatıldığı bu kısa roman, tam da kısa roman türünün gerektirdiği minimal çerçevede, “tekinsiz” kavramının nevi şahsına münhasır bir örneği olarak okunabilir.

Henry James, Joseph Conrad, H. G. Wells gibi yazarların yakın arkadaşı olan ve kısa hayatına acısıyla tatlısıyla anlatılmaya değer pek çok hikâye sıkıştıran Stephen Crane’in biyografisi, şu anda Paul Auster tarafından kaleme alınıyor. Yaklaşık bir-iki yıl içinde yayımlanacak olan bu biyografiyle birlikte, belli ki Crane’in hem yaşamı hem de sanatındaki aykırılıklar daha da çok gündeme gelecek ve tartışmaya açılacak.

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın