JOKERİN KAOSU

Abbas Bozkurt

abbasbozkurt@gmail.com

Çizgi roman devi DC'nin klasikleri arasına giren Alan Moore imzalı grafik roman Batman: The Killing Joke göründüğünden çok daha fazla katman barındıran bir soru sorar: Tek bir kötü gün, talihsizlikler, adaletsizlikler ve zalimliklerle dolu tek bir gün bizi deliliğin eşiğinden geçirir mi? 1940'ta bir Batman çizgi romanında geçici bir "kötü" olarak tasarlandıktan sonra zamana direnerek cazibesini korumayı başaran Joker'i ilginç kılan soruların başında gelir bu. Batman: The Killing Joke'un kapağında Joker'in gülümseyen suratı vardır. Zira asıl ilginç olan onun sorduğu sorulardır. Diğer süper kahraman hikayelerinde gördüklerimiz tersine çevrilmiştir: Batman, Joker'in çılgın zihnini tüm çarpıcılığıyla sergileyebilmek için bir aracı işlevi görür. Çoğu okur, Joker'in zaptedilemezliğine, sınırları sürekli aşındırmasına, içimizdeki yıkım dürtülerine seslenişine tav olur. Onun karşısında Batman, düzeni sağlamaya çalışan sıkıcı bir kolluk kuvveti gibi kalır.

Joker'in deliliği, toplumsal ve günlük fonksiyonlarını kaybetme halinden ziyade, toplumsal anlaşmaların/uzlaşmaların tümden dışına çıkmakla ilgilidir. Joker, yaşadığı o "kötü gün" sayesinde çemberin dışına çıkar ve bundan sonra ahlaki normlar onun için bir oyun ve manipülasyon alanına dönüşür. Hiçbir özel gücü olmayan bu antikahramanı yenilmez derecede kuvvetli kılan, çemberin dışından oyunu istediği gibi yönetebilmesi ve kimsenin kuralını/yasasını kafaya takmak zorunda olmamasıdır. Topluma dair her değeri şaka konusu edip dehşet verici bir kahkahayla hiçe indirgeyebilir Joker.

Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan kazandığından bu yana sadece sinema gündeminin değil haberlerin, sosyal medyanın, siyasetçi demeçlerinin en tartışmalı konularindan birine dönüşen film Joker, işte böylesi geniş bir külliyata sahip karakterin nasıl çemberin dışına çıktığını, nasıl deliliğin eşiğinden geçerek önceki benliğini tümden geride bıraktığını anlatıyor. Filmin en önemli ilham kaynaklarindan biri olan Batman: The Killing Joke'un temel meselesi böylece somut bir hikayeye kavuşuyor: Birini yoldan çıkarmaya tek bir bedbaht gün yeter mi? Hepimiz o sınırda gezinir miyiz, hepimiz o eşiğin tam üstünde, karanlık tarafla diğer taraf (adı her neyse, belki toplumsal uzlaşmanın tarafı diyebiliriz) arasında yalpalayıp duruyor muyuz? Tek bir kötücül ittirme bizi uçurumdan aşağı fırlatabilir mi? Todd Phillips'in filminin buna cevabı güçlü bir "evet".

Kara Şövalye'yle Vals

Bu yeni Joker filminde, karakterin yolculuğuyla ilgili bir başka önemli nokta daha var. Farklı mecralarda, çizgi roman sayfaları, televizyon ve perdede bazen farklı hallere bürünse de, Joker'in en tutarlı özelliklerinden biri Batman ile adeta diyalektik bir ilişki içine girmeleridir. Joker, Batman'i eline fırsat geçse bile hiçbir zaman öldüremez. İkisinin birbirini tamamladığını, onsuz bu şehrin tadını çıkaramayacağını söyler. Birisi olmazsa diğeri olamaz. Sanki Batman'den öç almak için yaşar Joker ama bir yandan da ona muhtaçtır. Batman, süper kahramanlar arasında kendine has bir yere sahiptir. Özel bir gücü, doğaüstü yetenekleri yok denebilir, kendisini kendi elleriyle, zekası, serveti ve yıllar süren çalışmaları sonucunda yaratmıştır. O da yaralıdır ve Joker gibi "eşiğin" tam üstünde sallanır durur. Tek başına mağarasında, toplumun dışında bekleyen bir yarasa adamdır o. Batman'i en iyi anlayabilecek kişi de bizzat en azılı düşmanı Joker'dir.

Kara Şövalye filminde Joker'e Heath Ledger hayat veriyordu.

DC'nin bayrak taşıyıcısı iki karakteridir onlar birlikte. Tam da özel bir güçleri olmadığı ve güçlerini yaralı geçmişlerinden çekip çıkardıkları için DC'nin en başarılı beyazperde uyarlamaları hep onları konu aldı. Hem gişede hem de eleştirmenler nezdinde Marvel’ın gerisinde kaldığı sürekli vurgulanan DC, sinema tarihinin en güçlü çizgi roman uyarlamalarından birkaçını bu iki karakter sayesinde ortaya çıkardı. Christopher Nolan'ın anaakım sinemanın zirvelerinden biri olan Kara Şövalye’sinde (The Dark Knight, 2008) sahne Batman’den çok Joker’indir. Heath Ledger’ın efsanevi performansıyla unutulmaz bir deneyime dönüşen filmde Joker karakteri, Joaquin Phoenix’in Joker’inden hayli farklıdır aslında. Kara Şövalye’deki Joker, çizgi romanlarda gördüğümüz, artık “olgunluğa” erişmiş, şiddeti nedensiz bir eylem olarak gösteren, hikmetinden sual olunmaz bir karakterdir. Kaosun katışıksız temsilcisidir. Hareketlerini anlamlandırmak için hiçbir gerekçeye ihtiyaç duymaz. Gücünü, çekiciliğini mutlak yıkıma olan inancından alır Heath Ledger'ın Joker'i. İnsanlık düzenini tümden altüst etmeye yeminli gibidir. Nolan’ın filmi, onun temsil ettiği kaosun hedefi olarak Wall Street’i, finans piyasasını koyar. Finans krizinin patlak verdiği bir dönemde, seyircinin desteği elbette bu kaos temsilcisinden yanadır. Joker’e karşı koymak isteyen Batman ise, düzenin saf maşası, şehri yönetenlerin gardiyanı konumuna düşer. Batman'in de bu konumu sorgulayıp kendi karanlık yanıyla (adı üstünde, Kara Şövalye) gerçek bir yüzleşme yaşamasıyla birlikte, Joker zaferini kazanır ve ikisiyle birlikte tüm şehri koasa sürükler.

Heath Ledger’ın Joker’inin en meşhur özelliklerinden biri, geçmişine dair anlattığı hikayeleri her seferinde değiştirmesi, her seferinde kendisine yeni bir geçmiş uydurmasıdır. Todd Phillips’in filmi ise, o Joker’in çoklu kişiliğini teke indirecek bir hamleyle, somut bir “başlangıç hikayesi”yle geliyor ve aslında riskli bir işe girişiyor. Bunun ilk olmadığını, daha önce çizgi romanlarda Joker’e inandırıcı bir geçmiş bulmak adına  farklı yollar (suratındaki o gülüşün ve deforme bedeninin asit çukuruna düşerek oluşması gibi) izlendiğini belirtelim. Phillips’in kurduğu başlangıç öyküsünün farklı yanı, Joker’in etrafındaki dünyayı bir çizgi roman evrenini temel alarak değil de, 70’li yıllarda Hollywood'u dönüştüren filmlerden ödünç aldıklarıyla kurmasında yatıyor. Film, sinemasal kuvvetini, belki de bazen gönderme ve aşırma arasındaki sınırı zorlayacak şekilde 70’lerin filmleriyle kurduğu bağ sonucu yakalıyor. Martin Scorsese imzalı Taksi Şoförü (Taxi Driver, 1976) ve The King of Comedy (1982), Sidney Lumet’in Serpico (1973), Dog Day Afternoon (1975) ve Şebeke'si (Network, 1976), Michael Winner’ın Death Wish (1974) adlı filmleri Phillips’in kurduğu dünyanın nüvelerine sahip. Filmin Venedik’te Altn Aslan alması ve majör bir festivalde büyük ödül alan ilk çizgi roman uyarlaması olmasının altında sinemasal referanslarının sağlamlığı büyük rol oynuyor şüphesiz.

Şehir ve Şehir

Todd Phillips'in filminde Gotham şehri de çizgi romanlardan bildiğimizden oldukça farklı. Beyazperdedeki 70'ler New York'unu temel alan bir görsel dünya bu. Gotham kelimesinin New York’un yerine kullanılmasının tarihi 19. yüzyıla dek uzanıyor. Deliler ve meczuplarla dolu bir şehir anlamında, aşağılayıcı bir terim olarak kullanılan bu terim Batman çizgi romanlarıyla farklı bir anlam kazanmıştı. New York'un karanlık bastırınca ortaya çıkan bir ikizi gibiydi Gotham. Joker filmi, Batman evreninden alışkın olduğumuzun aksine gündüz sahneleriyle açılıyor, giderek Joker’in (ya da karakterin filme başladığı haliyle Arthur Fleck’in) zihnine koşut olarak kararan bir şehir tasvirinin içine giriyoruz. Kara filmleri (film noir) hatırlatan o bol gölgeli Gotham kenti hem çizgi roman sayfalarında hem de Batman filmlerinde hep başroldeydi. Todd Phillips burada bambaşka bir renk skalası ve atmosferle şehri yaratsa da, Gotham'la özdeşleşen yozlaşma ve çürüme hissi filmin her yanına siniyor. Joker de, şehrin bu toplu çürümesinin bir yansımasına dönüşüyor. Onun öfkesi de, bu çürümenin en çok vurduğu insanların, en alt tabakada olan ve sürekli daha çok kapana kıstırılan kesimin kendi çığlığını bir şekil veriyor.

Joker (2019) & Kara Şövalye (2008)

Gotham'da iki ayrı şehir birden yaşıyor. China Miéville'in özgün polisiye romanına selam gönderecek olursak, birbirinin gölgesi olan iki şehir, yan yana, birbirlerine bakarak var oluyorlar. Hem aynı şehirler hem de değiller. İkisi arasında herkesin bildiği bir sınır var ve onu ihlal etmek büyük bir cüret gerektiriyor. Bir yanda Arthur Fleck ve onunla birlikte metroya palyaço maskeleriyle binenler var, diğer tarafta Bruce Wayne'in babası, onunla birlikte şehri yönetenler ve onların kolladıkları muktedirleri, yenilmek, aciz olmak nedir hiç bilmeyenler... Arthur Fleck Joker olmaya karar verince bu iki şehir arasındaki sınırı da ihlal ediyor ve şehirde biriken öfkeliler onun peşinden kendiliğinden geliyor.

Joker Maskesi

Filmin başında gördüğümüz palyaço Arthur Fleck'in beden dili de karakteri gibi süklüm püklüm. Nörolojik bir hastalıktan dolayı tuhaf kahkahasını kontrol edemeyen, sağlık sisteminin bütçesinin kısılması nedeniyle gerekli terapiye ve ilaçlara bile ulaşamayan bir karakter bu. Joaquin Phoenix belki Heath Ledger’ınkinden bile daha zor bir işin altından kalkıyor, karakterin buradan dönüşümünü, her yediği tekmeyle kabaran öfkesini ve onu giderek çemberin dışına çıkaracak olan o “kötü gün”ü karikatürize etmeden, beden diliyle sergiliyor. Nihayetinde vardığı nokta, yani Joker olmaya karar verdiği an toplumsal normların dışına mutlak bir şiddet serbestisi ve cinayet ile geçmesi, filmin en çok tartışılan yanı. Sürekli ezilip tekmelendiği için seyircinin kolaylıkla özdeşleştiği bu adam, muktedirler tarafından ezilenlere salt şiddeti mi öneriyor? Kendi öfkelerini onun bedeninde cisimleştirip, palyaço maskeleriyle sokaklara çıkanlara nasıl bir öğreti sunuyor Joker? Ya da onun bir öğreti sunmak gibi bir yükümlülüğü var mı?

Yaşadığı travmatik çocukluktan ve kimliksiz kalmasından, şehrin içinde bir paçavra gibi savrulmasından başka bildiği bir şey yok bu Joker'in. Ahlak denilen şeye ve insanlara dair söyledikleriyle Batman'in inandığı her şeye meydan okuyan Joker değil henüz karşımızdaki. Buradan çıkıp, kendini baştan yaratıp daha sonra kaosun felsefesini yüklenen Joker olabilir belki ileride. Belki de olmasına gerek yok. Joaquin Phoenix'in Joker'i, ileride Heath Ledger'ın perdede hayat verdiği ve çizgi romanlardan bildiğimiz kaosun elçisine evrilecek mi, göreceğiz. Ancak onun filmde bile istemeden simgesi olduğu isyan hareketi, şimdi dünyanın dört bir köşesinde, muktedirlere karşı ayaklananlarda iz bırakmış durumda. Dünyanın farklı kentlerinde hükümet karşıtı ayaklanmalarda kullanılan maskeler ve Joker makyajları, V for Vendetta ile kitleselleşen Guy Fawkes maskelerinden daha popüler olabilir şimdilerde. Bu maskelerin hepsi bir ihtiyaca işaret ediyor ve belki de bu film bir ihtiyaca cevap verdi ve yakında hepsi sönüp geçebilir. Şu da bir gerçek, Nolan'ın Kara Şövalye'sinde hareketlerinin motivasyonunu anlamadığımız, kimliğini sürekli muğlaklaştırıp silen Joker belki daha havalıydı, ama böylesine bir isyanın sesi, sokaklarda rahatça özdeşleşileblen bir karakter hiçbir zaman olamadı. Todd Phillips'in Joker'i, belki sırf zamanlamasından dolayı belki de bu karakter naifçe de olsa insanlarda bir şeye dokunduğundan, rahatça sureti taşınabilecek, bir simge haline getirilebilecek bir figüre dönüştü. 1940 yılında tek bir bölümün kötü adamı, Batman'in kolaylıkla harcayacağı bir antagonist olarak hızlıca yaratılan bu karakter neredeyse yüz yıla yaklaşan bir süreçte kendisini sürekli yenilemeyi ve insanları cezbetmeyi bir şekilde sürdürüyor. Artık bir asra yaklaşan bir külliyata ve farklı farklı suretlere sahip. Onun geçireceği dönüşümleri takip etmek her zaman merak uyandırıcı olacak.

https://youtu.be/zAGVQLHvwOY

Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın