HEPİMİZ İÇİMİZDE BİR ORMAN TAŞIRIZ

Üçüncü Günün Şafağı

Burcu Arman 

beyazkadincataldilli@gmail.com 

Şimdi, yani bunu okuduktan sonra, gözlerinizi kapayın. Ve tüm hayatınızın bir orman olduğunu düşünün. Tüm mutlulukların, tüm arayışların, tüm gerçekdışı hayallerin, tüm yapıtaşlarının birer ormanın öğeleri olduğunu. Ağaçların rüzgarla tısladığı anlarınızın korku dolu bir gelecek, sürekli gördünüz sandığınız kurdun korkutucu olmakla birlikte sizi güvende tutan bir koruyucu olduğunu. Şimdi içine biraz daha fazla insan, biraz daha fazla kaçış, bir aldatma, biraz aşk ve epeyce de arayış ekleyelim. Cristina Rivera Garza’nın Tayga Sendromu içinde cinayet geçen hemen hiçbir romana benzemiyor çünkü!

Adını hikâye boyunca bilmediğimiz dedektif çok da meraklı olmadığı ormanın derinliklerine dalarken sadece söylentilerin gizemine kapılmıştır. Onu başka bir adam için terk edip Tayga’nın derinliklerine kaçan partnerinin zaman zaman türlü telgraflarla yolladığı “acayip” mesajlar da bu hikâyenin ilginçliğini arttırır onun için. Dedektif her şeyi bırakmış, vazgeçmiş bir kadının peşinden onu bulmaktan ziyade tam da bu hikâyesi için gider gibidir. Ama yolculuk onun da kendini arayışına dönüşür. Tayga sendromu… İçinde yaşayan insanları ele geçiren bir delilik hâlidir. Kim bilir belki yalnızca bir macera için yola çıkan çiftimiz de bu uğurda delirenlerden olmuştur. Ki orman halkının bir kısmına ve hatta şahitlere göre kesinlikle öyledir. Peki şahitler? Gerçekten gördüğümüzle olanlar bir midir? Garza hiç zorlamadan, bakış açılarının yaşanan gerçeklikle arasındaki uçurumları anlatıyor. Sınırlarda gezdiriyor, zemini altınızdan çekip bastığınız yerden kesinlikle emin olmamanızı sağlıyor.

Fotoğraf: Jesse Gardner

Tayga Sendromu’nu asıl eşsiz kılan şey Garza’nın karanlık bir öykünün içinde umarsızca dolaşan bir kalem olması. Kahramanına aynı umarsızlıkla sordurduğu sorular, rehberin eşliğinde kat ettiği yollarda kime neye inandığı, hayata neresinden baktığına kadar birçok tarif edilemeyen yönü var. Bununla birlikte insanın asıl kanına giren tanımlamaları… “Hayal edilemeyen bir şeyi tarif etmek zordur,” der kahramanımız. Birkaç sayfa sonra ise şöyle söylenir; “Tarif edilemeyen bir şeyi hayal etmek zordur.” Aforizma çıkarmanın umurunda olmadığı bariz olan Garza’nın karanlık cümlelerinin çoğu zihinde girdap halinde dönmeye başlıyor bir süre sonra. Olay, yer ve zamandan ayrı bir anlatışta, yalnızca insana ait, en çok da benim almak istediğim tarafıyla arayışa ait olan tadıyla. Davayı aldığı adam için tuttuğu rapor bir tür günlük haline dönüşünce olayın şekli artık tamamen dedektifin iç dünyasının yolculuğuna evriliveriyor.

İkna etmeye, büyülemeye çalışmadan, sanki kendi için yazıyorken sizi o karanlık dünyanın girdabında sürükleyen bir yazar Cristina Rivera Garza, Yüz Kitap Yayınları’nın bize ulaştırdığı yine Türkçeye ilk defa çevrilmiş isimlerden. Yeri gelmişken söylemekte fayda var Tayga Sendromu Yüz Kitap’ın 19. yayını. Yollarına yalnızca öykü derlemeleriyle başladılar ve şimdi romanseverleri de ayrı mutlu edecek isimlerle çıkıyorlar karşımıza. Üstelik şimdiye kadar manifestolarında yer alan “Türkçeye hiç çevrilmemiş minör klasikler ve klasik olmaya aday eserleri iyi çeviri, titiz bir editoryal çalışma ve özenli tasarımlarla yayımlamayı hedefliyor,” cümlesine ters düşecek tek bir eser çıkarmadılar. Umarım bizi başka dillerin arasında kalmış yeni kalemlerle tanıştırmaktan asla vazgeçmezler!

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın