DOĞU YÜCEL: BİR ÖYKÜNÜN SADECE İLGİNÇ BİR FİKRE DAYANMASI O ÖYKÜYÜ İYİ KILMAYA YETMİYOR

Adalet Çavdar

adaletcavdar@gmail.com

Doğu Yücel hikâye ve romanları dışında müzik, sinema, edebiyat yazılarıyla da sıklıkla adını duyduğumuz genç yazarlardan biri. Yazarın yeni öykü kitabı Öldüğünü Google’dan Öğrenen Adam ve Diğer Tuhaf Hikâyeler, Can Yayınları tarafından kısa bir süre önce yayınlandı. Öyküleri üç bölümde toplamış Yücel; müzik ve sinemaya olan ilgisiyle hikâye anlatma arzusunu da birleştirince öykülerin edebi gücü kuvvetlenmiş.  İlk gençliğinden bu yana yazı ile arası iyi olan Doğu Yücel’le hikâye anlatma merakını ve yeni öykü kitabını konuştuk. 

Öncelikle hikâyeni en baştan alalım mı? 1977 doğumlusun, eğitim hayatın sırasında yazmaya başlamışsın. 97 yılında Gençlik Kitapevi Öykü Yarışması’na ve 99’da Nostromo Bilimkurgu Kısa Öykü Yarışması’na katılmışsın, başarılar elde etmişsin. 23 yaşında, yani 2000 yılında ilk öykü kitabın yayınlanmış. Peki, Doğu Yücel yazmaya ilk ne zaman ve nasıl başladı? Sonrasında nasıl devam ettin?

Bazen bunu söylerken tuhaf hissediyorum ama kendimi bildim bileli yazıyorum. Yazmayı öğrenir öğrenmez ders kitaplarının boş kalan sayfalarına o dönem okuduğum Superman gibi çizgi romanlardan esinlenerek çocuksu öyküler yazıyordum. Hikâye anlatma hevesi hep vardı. Yazlıkta, mahallede falan çocuklara aklımdan geçen hikâyeleri anlatırdım mesela. Annemin daktilosu vardı, onun kalkmasını beklerdim, sonra daktilo bir oyuncakmış gibi onun tuşlarına basardım. Ortaokul yıllarında kompozisyon derslerinde kompozisyon yerine öyküler karaladım, sonra bir öyküm okul dergisinde yayımlandı. Üniversite yıllarında da öykülere devam ettim, iki yarışmadan ödül alınca bir gün kitabımın basılabileceğini, bir yazar olabileceğimi düşünmeye başladım.

Öykü, roman, senaryo yazarlığı yanında sinema, müzik ve edebiyat yazıları yazıyorsun. Bütün bu alanlar birbirlerini nasıl besliyor?

Müzik tutkusu bende çok eski. İlk hikâyelerimden bir tanesini bir şarkı sözünden esinlenerek yazmıştım. Sinema zaten daha okumayı bilmediğim zamanlardan beri bir ilham kaynağı. O yüzden genelde sinema matematiğine uygun, görsel dünyası öne çıkan öyküler yazıyorum. Farklı sanat disiplinlerinin birbirini beslemesi gerektiğini düşünüyorum. Öykü anlatımında zenginlik ancak böyle elde edilebilir. Son yıllarda tiyatro estetiğine de kafa yoruyorum. Bir öykümü tiyatroya uyarladım, onun okuma tiyatrosu formatında performansları gerçekleşecek şimdi. Tiyatroya merakım bu son kitapta “Hayatımın Rolü” öyküsüne yansıdı. Çizgi roman da seviyorum. “İstanbullu” öyküsünü yazarken hep çizgi roman olsa nasıl olurdu diye düşünüp öyle yazdım. “Para Adam” isimli öyküde bu anlamda deneysel bir numara yaptım. Öykü devam ederken hikâyenin anlatımı film, tiyatro oyunu, animasyon film ve düz öykü anlatımları arasında değişiyor. İlginç öykü yakalamak yetmiyor, ilginç bir anlatımla da okurun algısını ayakta tutmanız gerekiyor. Bunun için diğer sanat disiplinleriyle yakın temas şart.

Bugün seni yazmaya iten ya da yazmanı tetikleyen şeyler nelerdir?

Çok unsur var tabii ama en başta hikâye anlatma arzusu diyebilirim. Aklıma bir fikir düştüğünde bunu bir öyküye dönüştürüp okurla paylaşmak için müthiş bir heyecan duyuyorum. Mesela "Öldüğünü Google’dan Öğrenen Adam"ın öykü fikri aklıma geldi, hemen bir coşkuya kapıldım. Adamın biri var, Google’u açıp adını aratıyor, meğer ölmüş! Hemen böyle anlatasım geldi başkalarına. Sonra kendimi frenledim, çünkü bir öykünün büyümesi, gelişmesi gerekiyor. İşte o aşamada diğer entelektüel, politik veya ne diyelim, felsefi kaygılarım baş gösteriyor. Bir öykünün sadece ilginç bir fikre dayanması o öyküyü iyi kılmaya yetmiyor çünkü. Bir de bugün özelinde, beni yazmaya iten gerçekler var tabii. Bunlar özellikle bu son kitaptaki öykülere oldukça yansıdı. Göçmenlerin yaşadıkları, adaletin yoksunluğu, ekonomik sınıfların daha da keskinleşmesi, toplumsal kutuplaşma gibi birçok sosyolojik meseleden ölüm, zaman, aşk gibi farklı temalara kendimce bir bakış getirmek beni öykü yazmaya motive ediyor.

Kendimi bilinçaltının sürprizlerine bırakmaktan yanayım

Kitabın sonundan başlayayım. Sonsözde kitabın içerisinde yer alan öykülerden bahsediyorsun. 13 öyküden 7’si daha önce son gönderim tarihleri ve kelime sayılarıyla bir şekilde sıkışmış hikâyelerin daha geniş zamanlarda ve kelime sayısı kısıtlaması olmadan yeniden yazılmış halleri. Beşi yeni öyküler. Kelime sayısı ve son gönderim tarihi bu işle bir şekilde uğraşan herkesin derdi. Doğu Yücel nasıl çalışır, nasıl konsantre olur, bir kısıtlama (zaman ve kelime) varken nasıl yazar, yokken nasıl yazar?

Öyküleri bir zaman veya kelime kısıtlaması olmadan yazmayı istiyorum ama tabii profesyonellik gereği teklifleri de reddedemiyorsunuz bazen. O yüzden aklıma fikir geldikçe bunları not ediyorum. Herhangi bir konuda teklif gelince o fikirlerden istenen konseptte bir öykü geliştirip geliştiremeyeceğimi düşünüyorum. Eğer yoksa yeni fikir bulmak için tek kişilik beyin fırtınaları koparıyorum. Ama ideal öykü yazımı bence bu değil. Ben kendimi bilinçaltının sürprizlerine bırakmaktan yanayım. Google öyküsü böyle mesela, kimse benden internet, sosyal medya, ölüm konularında varoluşçu bir öykü yazmamı istemedi, bu öykü birdenbire bir rüya gibi düştü zihnime. “Terk Ettiler” de böyle ve daha birçoğu. Mesela “İstanbullu” öyküsü bir derleme içindi, “İstanbul 2099 tezahürü” konseptinde bir öykü ama o öykü zaten daha öncesinde benim aklımdaydı. Sadece gelecek tarihini 2099 diye netleştirdim. 

Yeni kitap üç bölümden oluşuyor; Düş Gibi, Gerçek Gibi ve Gelecek Gibi. Biraz bu bölümlerden bahsedelim mi? İnsan hayatını da etkileyen bir sıra bu. Düş, gerçek ve gelecek insanın beklentilerini, hayallerini, umutlarını, korkularını oluşturan bir zaman üçlemesi. Senin için nedir düş, gerçek ve gelecek?

Güzel bir noktaya temas ettin. Bölümleri sıralarken biraz bu mantıkta düşündüm. Zaman öyküleri bağlayan önemli bir tema bu kitapta. Kapaktaki ve ilk öyküdeki kum saati objesi boşuna orada değil. Her şey bir düşle başlıyor, gerçeğe dönüşüyor ve geleceğe akıyor gibi bir kronolojiden bahsedebiliriz. Bir yandan da hepsi birbirinin içine geçmiş gibi, sihirbazların halkaları gibi ya da DNA sarmalı gibi. Düş Gibi bölümünde hep “Alacakaranlık Kuşağı” diye özetlediğim, büyülü gerçekçilikle The Twilight Zone ekolü öykü anlatımının kendimce bir tezahürü olan öyküler var. Ama gerçekten kopuk değil. Mesela en toplumsal gerçekçi öykülerden biri olan “Denizler Altında” aslında bir yandan da en fantastik, hatta en uçuk öykü. Diğer yandan Gerçek Gibi bölümünde yer alan, en ufak fantastik öğe barındırmayan "Aksak Ritim" ise sanki Müfettiş Gadget gibi fantastik bir kahramanı anlatıyor gibi. Ve son bölümdeki “Hayatımın Rolü” veya “İstanbullu” gibi öykülerin aslında bugün yaşadıklarımızın yansıması olduğunu kim reddedebilir?

Düş Gibi bölümünde dört öykü var. Gerçek mi, düş mü belli olmayan ama insanların hayatlarını gerçekten etkileyecek düşler. Hani bir rüya görür ve sabah artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünürsün belli bir süre öyle konular. Kahramanların çağın teknolojilerine de vakıflar. Peki nedir bu zamanın içine sığamaması insanın ya da senin?

Yazarlığımın ilk yıllarında yazma metotlarıyla ilgili okuduğum bir kitapta “Rüyalarınızı yazın” diyordu. O yüzden yatağımın yanında hep bir bloknot olurdu ve uyanır uyanmaz rüyalarımı not ederdim. Rüyaların tek başlarına öykü olabileceğini düşünmüyorum, sürreal edebiyatın aşırı serbestliği bana göre değil ama yine de bilinçaltımızda birçok öykü fikrinin yattığını düşünüyorum. Uyanıkken öykülerimle alakalı çözemediğim bazı sorunları uyurken rüya halinde çözdüğümü de hatırlarım. Yine de rüya anlatımı, rüya tabirleri gibi konulara mesafeliyim. Öykülerimin rüyalara has özgürlükle yazıldığının sanılmasını da istemem. Tam tersi, en uçuk öykümün gerçek sanılması beni daha mutlu eder. "Denizler Altında", ilk olarak Ot dergisinde yayımlanmıştı, birkaç okur mektubu gelmişti, bu hikâye gerçekten yaşandı mı diye. Önce garipsemiştim, ne yani gerçekle kurmacayı karıştırıyorlar mı diye düşünmüştüm, ama sonra mutlu oldum. Demek ki tüm o fantastikliğine rağmen gerçeğe dair söylediklerim daha baskın bir his oluşturmuş.

Yazdıklarıma bakmayın, ben katı bir gerçekçiyim!

İlk kahramanın öldüğünü Google’dan öğreniyor ve kendi cenaze merasimini seyrediyor. İkincisi denizin altında tuhaf canlılarla konuşuyor. Üçüncü öykünde birden fazla kahraman var, terk edenler, hayatın akışını değiştiriyorlar. Dördüncü öykün ise insanın yaptığı şeylere dönüşmesini anlatıyor. Bu dört öykü günümüzün sıkıntılarını da ele alıyor. Büyülü gerçekliğin devreye girdiği bu hikâyeler aslında bize bazı şeyleri değiştirmemiz gerektiğini anlatıyor. Sence bugün bu ufak değişiklikler gerçek olsaydı ne olurdu? Öykülerini yazarken yazdıklarının gerçek olduğunu düşündüğün olur mu?

Yazdıklarıma bakmayın, ben katı bir gerçekçiyim! Her olguya bilimsel açıdan bakmanın gerekliliğine inanıyorum. Hurafelere, batıl inançlara alerjim var. Ama evet, fantastik fikirleri seviyorum. Varolmayanlar’ı yazarken yazdıklarımız bir şekilde gerçeğe nüfuz ediyor olabilir mi fikrinden yola çıkmıştım. Bazen yazdıklarımla gerçekte karşılaştıklarımız arasında ilginç tesadüflere rastlıyorum. Ama bunlar beni sadece eğlendiriyor, ardında sebep falan aramıyorum. Yazdıklarımın gerçekleşmesi durumunda ise dünyayı Varolmayanlar’ın sonundaki gibi bir kaos bekler. Bunu da istemem. Hayalgücü zihinde güzel. Filmlerde, tiyatrolarda, kitaplarda güzel. Zaten hayal ettiklerimiz gerçek olsa “hayal” olmaktan çıkar, oksimoron olur.

Beni bu ilk dörtlünün arasında en çok etkileyenler aniden çekip gidip, hayatı değiştirenler. “Terk Edenler” isimli öykündeki durum. Bu aniden çekip gitme hissi sence de çok büyük ama çok anlamlı bir his değil mi? 

Mesela o da “Düş Gibi” bölümünün en düşsel öykülerinden biri ama bir yandan da çok gerçek. Çünkü her gün okulda, işte, evde, restoranda, kulüpte yaşadığımız bir duygu. Aniden gitmek isteseniz bile gidemiyorsunuz. Mesainin bitmesi, teneffüs zilinin çalması, mekandaki arkadaşlarınızdan “müsaade” istemeniz şart. Tek tek vedalaşmadan giderseniz çok ayıp. Modern insan özgürleşti diyoruz, nerede? Geleneksel toplumlardakine benzer ritüeller hayatımızın merkezinde ve biz farkında bile değiliz. “Terk Ettiler” bunu anlatıyor ama olaylar çok absürt yerlere gidiyor.

İkinci bölüm Gerçek Gibi, yalnızlıkları ele alıyor. Sanırım bu çağın en devasa nedeni bu, çok kalabalık ve çok yalnız. Flört doktoru, gece yarısı uykudan uyanıp acıkan, ortalığı ayağa kaldırdığını fark etmeyen adam, darbe gecesi böcek ilacı almaya çıkan adam, güvenlik görevlisi kadın, ayrılmak isterken başına gelmeyen kalmayan başka bir adam. Hem yalnızlar hem dertleri de yalnızlık. Peki ne yapılır bunca yalnızlıkla, sence buradan ne inşa edilir?

Yalnızlık, yalnızlık korkusu ya da yalnızlık bağımlılığı üzerine düşünmeyi sevdiğim temalar. İlk öykülerimden beri az çok var ama Kimdir Bu Mitat Karaman? romanımda bu tema kendini daha çok gösterdi. DNA’mıza kazınmış bir korku sanki bu. Klanından kopan ilkel insanın doğayla tek başına mücadele edemeyip ölmesini hatırlıyor olabiliriz. Belki de bu yüzden en mükemmel aileyi de kursan, ne kadar popüler olsan da aşılamıyor. Bence insanoğlu sürekli değişim halinde, yalnızlığı dert olarak kodlamaktan çıkaracağımız daha huzurlu bir gelecek çıkabilir bundan...

Yazarlar bir nevi okura kendi dertlerini başka şekillerde ifade ederek terapist görevi de görüyorlar mı sence?  

Evet görüyorlar bence. En azından kendi okurluk sürecimi hatırladığımda okuduğum kitapların bir anlamda bana terapi yaptıklarını hatırlıyorum. Paylaşamadığım korkularımı, dertlerimi, iç sıkıntılarımı hep kitaplarda görüp “Yalnız değilim,” diye düşünüyordum. Stephen King, Boris Vian, Paul Auster, Dino Buzzati gibi yazarların karakterlerine “aynı ben” diye bir coşkuyla bağlanıyordum. Ha, yaşam koçları ve aforizma manyağı yazarlar da aslında okuru buradan yakalamaya çalışıyor, o yüzden yazarların asıl görevinin bu olmaması gerek. Bir de her açıdan dürüst olmak gerekiyor yazarlıkta. Bir terapist ya da bir kişisel gelişim kitabı size hep optimist bir gelecek sunar, dertlerini aşacağını, her şeyin toz pembe olacağını söyler; senin iyi, yetenekli, zeki olduğunu iddia ederler. Yazar ise tam tersidir. Sana öyle bir ayna tutar ki öz benliğini tüm kiriyle pasıyla görürsün. Daha zorlayıcı ve kafa karıştırıcı ama dürüst bir terapi seansına seni dahil eder. 

Ve kitabın son bölümü Gelecek Gibi. Sanırım en ürkütücü hikâyeler burada toplanmışlar. Lakin burada da başka bir gerçeklik var, robotlar. Sence başımıza ne dertler açacaklar?

Robotlar masum bence. Ne dert açılacaksa insanlar açacak. Teknoloji gelişmeli bence, yapay zeka, klonlanma, hepsi olmalı, bilimin önünü açalım. İnsanoğlu eski alışkanlıklarından kopsun, yeni bir medeniyet kuralım. İlkinde beceremedik, kabul edelim.

Geleceğe baktığın zaman seni en ürküten şey ne? Bütün bunları yazarken düşünüyor olmalısın diye soruyorum bunu.

Gelecek hakkında hem kaygılarım hem umutlarım var. Duygularım ve düşüncelerim gelgit halinde. Çoğu zaman distopyalar gözümde canlanıyor. Ama diğer yandan insanların uyanışa geçtiklerini de gözlemliyorum. Extinction Rebellion gibi gezegeni kurtarmaya yönelik gerçekleşen genç hareketler beni umutlandırıyor. Onların da sembolü kitabımızın kapağındaki gibi bir kum saati bu arada. Kumların hızlanan tükenişinin önüne geçebilecek, onlar gibi birçok çevre hareketi var. İnsanoğlunun biraz onlara kulak vermesi yeterli.

Ve sence dünyayı yazmak kurtarabilir mi?

Kurtarabilir. Hep buna inandım. Benim okuduğum kitaplar beni ve benim gibileri değiştirdi, benim yazdıklarım başkalarını, onlar diğerlerini... Bu böyle zincirleme bir değişim hareketine neden sebep olmasın? 

Kendi kuşağının yazarlığı hakkında ne düşünüyorsun? Bugün içinde bulunduğun kültür-sanat camiasını nasıl değerlendiriyorsun? Eksik olarak gördüklerin neler?

Bazı yeni alışkanlıkları sevmiyorum açıkçası. İşte aforizma çılgınlığı onlardan biri. Laf cambazlığıyla vasat bir öyküyü yükseltme çabası ve bunun okur nezdinde karşılık bulmasını tuhaf karşılıyorum. Bayılıyorlar laf oyunlarına, aforizmalara. Edebiyatın bu olduğunu sanıyorlar. Diğer yandan politik doğruculuk akımı da samimiyeti biraz öldürdü. Kültür-sanat camiamızda eleştirebileceğim başlıca konulardan biri sanat dallarının birbirinden keskin bir şekilde ayrılıyor oluşu. Sinema, tiyatro, edebiyat, diziler, birbirini desteklemiyor. Hem ilham anlamında söylüyorum, hem iş gücü anlamında. Sinemada senaristin sözü geçmiyor, iyi film yapabilmen için aynı zamanda yönetmen olman şart. Tiyatro toplulukları hep yabancı oyun satın alıyorlar. Diziler ise ayrı bir alem… 

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın