YARATMA CESARETİ

Ece Karaağaç

ece@ajanliterer.com

@ecekaraagac

Rollo May'in Yaratma Cesareti yaratıcılıkla uzaktan yakından ilişki kuran herkesin kolaylıkla bağ kurabileceği, yaratıcılık kavramının özüne dek inen muhteşem bir kitap. Haliyle Ajan Literer gibi yaratıcılığın göbeğinde duran bir mecranın ilk dosya konusu için fazla uzaklara gitmemiz gerekmedi. Olanca cesaretimizle yeni bir kültür sanat mecrası inşa ederken kendimizi yaratıcılığın karanlık olduğu kadar çekici sularına bırakıverdik.

Ben bir yazarım. Bu cümleyi yüksek sesle söyleyecek cesareti bulmam yıllarımı aldı. Bunun yerine kendimi para kazanmak için yaptığım başka başka işlerle tanımladım ve hep yazar olmak istediğimi söyledim. Çünkü o günlerde henüz yayınlanmış bir romanım yoktu ve birilerine yazar olduğumu söyleyebilmek için onlara gösterebileceğim bir sonuç olması gerektiğine dair katı bir inancım vardı. Oysa kimi zaman işe gitmeden biraz olsun yazabilmek için sabahın beşinde kalkarken de, bir yandan geçinmemi sağlayacak ufak tefek işler yapıp bir yandan aynı romanı beşinci kez baştan yazarken de yazar değil miydim ben? Yazmak değil miydi bu yaptığım, üstelik türlü zorluğa rağmen?

"Deli cesareti. Kusmak da var, kusmayı yaratan deli cesareti de var. Veya deli cesareti sonunda kusmaya yol açıyor. Şuursuzluk. Ciddi bir bilinçsizlik. Sonra idrakına vardığınız, sonra idrak ettiğiniz bir kavak yeli."

Selim İleri

Hayır. 2017 yılında ilk romanım Yarım Kalan Bazı Aşklar yayınlanınca da yazar olmadım ben, kendimi yazardan saymadım. Bunun için sıkıca tutunduğum, bana kendimi güvende hissettiren her türlü şeyden vazgeçmem, başıma gelebilecek türlü sefaleti ve işe yaramazlık hissini göze almam ve belirsizliklerle dolu bir denizde boğulmamak için içimden taşan hikayeye tutunmam gerekti. Üstelik bunların hiçbirini herkesten başka, kendinden emin ve son derece cesur olduğum için yapmadım. Başka çarem olmadığı için yaptım. Gerçekten de başka çarem yoktu çünkü başka türlüsü kendime ihanet etmek olacaktı. Kendine ihanet etmek insanı ya temelli öldürür ya da ancak dört bir yanından sıkıştıran hayatın basıncıyla ayakta duran, içten içe çürüyen ve birden yıkılıp gideceği günü bekleyen, eski, harap bir binaya dönüştürür. Yaratmak ise tanrılara yaraşır bir cesaret ister ve yaratıcı kişiler de ateşi çalıp insanoğluna armağan eden biren Prometheus’tur. Antik Yunan uygarlığının en bilindik mitlerinden biridir bu: Tanrıların katı olan Olimpos Dağı’nda yaşayan bir Titan’dır Prometheus. İnsanların ateşten yoksun olduğunu görür ve ateşi tanrılardan çalıp insanoğluna verir. İşte bu ateştir dünya yüzünde insan uygarlığını başlatan. Fakat bu hamlenin bedeli de ağır olur Prometheus için. Gazaba gelen Zeus Prometheus’u Kafkas Dağı’na zincirler. Her sabah bir kartal gelir ve Prometheus’un ciğerini yer. Fakat kartalın yediği ciğer her gece ıstıraplı bir şekilde yeniden büyür ve bu döngü sonsuza dek tekrarlanıp durur. 

“Keşfedilecek bir şey yaratmak, keşfetmekten daha zordur. Keşfe açık olmayan bir romana okurun katkısı olmaz ve böyle bir eser hafızada solup gider. Okurun katılacağı bir okuma serüveni yeniden yaratılmaya açık olmalı.”

İsmail Güzelsoy

Yaratıcılık hayatın her alanında, kimi zaman kendini hiç fark ettirmeden ortaya çıkabilir ve yaratıcılığın bu tür görünümleri Prometheus’un parçalanan ciğerine nazaran daha az ıstıraplı olabilir. Fakat yaratıcılığını sanat eserine dönüştürmek üzere yola çıkan kişinin ıstırabı Prometheus’tan aşağı kalmaz bana kalırsa. Çünkü sanatçı melankolik, izole yaşantısı içinde ilham perisiyle karşılaşacağı o kutlu anları bekleyen, bu kutlu anlarda kendisine vahiy edilenleri kağıda, tuvale ya da notalara döken bir aracıdan ibaret değildir. Yaratıcılık ( ya da ilham, adına ne denirse densin) bir hediye olabilir, evet, ama aynı zamanda bir bisiklet gibidir ve yaratıcılığın üstüne oturan kişi tüm gücüyle pedalları çevirmedikçe hiçbir yere gidemez. Bir sanat eseri yaratmak kimi zaman yıllara yayılan bir maceraya atılmaktır ve sanatçının da çaresizce ilhamın ona gelmesini beklemek yerine, her seferinde kendi ilhamını doğurmak için kendi kendisini eğitmesi gerekir. Modern romancıların en önde gelenlerinden biri olan James Joyce Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’nde bu zarurete de dikkat çeker ve genç kahramanının ağzından şu cümleleri aktarır:

“Ey yaşam, hoş geldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını!” 

Evet, yaratıcı edimler insanın soyunun yaratılmamış vicdanını ruhunun örsünde dövmesi kadar zordur ve cesaret gerektirir. Peki yaratıcılıkla cesaretle arasındaki bu göbek bağı nereden geliyor? Bunun için öncelikle cesareti tanımlamak gerek. Türk Dil Kurumu cesareti “Güç veya tehlikeli bir işe girişirken kişinin kendinde bulduğu güven,” olarak tanımlasa da ben ünlü varoluşçu psikolog Rollo May’in, bu yazıya da ilham veren Yaratma Cesareti adlı kitabında yer verdiği tanımı çok daha doğru buluyor ve daha çok benimsiyorum. “Cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir,” diyor May bu kitabında. Bu tanımı seviyorum, çünkü umutsuzluk güvene kıyasla çok daha aşina olduğum bir duygu. Nereden geldiği belli olmayan bir yumruk gibi, birden suratıma vuran o fikri alıp yıllara yayılan bir çabaya dönüştürmek, hikayeyle boğuşmak, hikayeyi ikna etmeyi denemek ve çoğunlukla da onun tarafından ikna edilmeye razı olmak… Bunlar kaçabileceğiniz, kaçınabileceğiniz şeyler değil. Ünlü yazar Toni Morrison da ünlü The Paris Review röportajında bu kaçınılmazlığı şu sözlerle ifade ediyor:

“Bazen aklıma takılan bir şey, mesela bir kelime öbeği, pat diye geliveriyor, bu yüzden otellerde otel kağıtlarına ya da otomobillerde bölük pörçük sayfalara yazdığım oldu. Geliverirse bunu anlarsınız. Gerçekten geldiğini anlarsanız da yazmak zorundasınızdır.”

“Neticede tüm yazılanlar bir keşfetme serüveninden ibaret. Biz yazarlar aslında var olan bir hakikati bulmaya çalışıyoruz. Bu çaba da her seferinde mutluluk vermiyor. Ne kalıyor geriye? Hissettiklerini söyleyebilmek... Buna cesaret mi diyeceğiz şimdi? Hiçbir mahsuru yok. Ben yine de cesaretin tüm manasızlıklara rağmen yaşama cesaretinde hayat bulduğunu söylemekten yanayım. Çünkü en büyük cesaret direnmektir. O da ne kadar varsa…”
Mario Levi

Rollo May de bu karşılaşma anının altını çiziyor ve onu yaratıcılığın temeline oturtuyor. May’in dikkat çektiği bir diğer husus ise karşılaşmanın yoğunluğu. “Gömülmek, emilmek, kapılıp gitmek, bütünüyle dalıp gitmek, vs., yaratıcı sanatçı ya da bilim adamının durumunu, ya da oyun oynayan çocuğu anlatmakta kullanılır,” diyor May. “Hangi isimlerle adlandırılırsa adlandırılsın has yaratıcılık, yoğun bir farkındalık, bir bilinç artışı ile nitelenir.” May’e göre gerçek yaratıcılığı sahtesinden ayıran da işte bu karşılaşmadır. Tam da bu noktada yeni bir soru devreye giriyor: Yaşadığımızın bir karşılaşma hali olup olmadığını nasıl anlayacağız? Yaratma Cesareti’nde Rollo May yaratıcılığın devreye girdiği anlarda kişinin beyin kimyasındaki değişikliklere dikkat çekiyor, zira yazara göre karşılaşma hâli de buradan anlaşılıyor. May’e göre kişilerdeki farkındalık artışı, kalp atışının hızlanması, tansiyonun yükselmesi, iştah kaybı, dış dünyaya ilginin azalması gibi durumlar gerçek bir karşılaşma anı yaşadığımıza işaret ediyor. 

Bu karşılaşma anlarının belki de en kötü yanı her zaman hazır olduğumuz anlarda değil, tabiri caizse, canları ne zaman isterse o zaman karşımıza çıkmaları. Bunun en güzel örneklerinden biri de Ye, Dua Et, Sev adlı anı derlemesiyle tanıdığımız Elisabeth Gilbert’ın “Deha Üzerine” adlı TED konuşmasında aktardığı, Tom Waits’e ait bir anı. Çağdaş Amerikan müziğinin bu sıradışı sesinin Elisabeth Gilbert’a yıllar evvel verdiği bir röportajda anlattığına göre Tom Waits bir gün Los Angeles’ta bir otobanda arabasını sürmektedir. Yalnız başına seyahat ettiği bu uzun yolda birden bir melodi dolar kulağına. Korkmaz Waits, çünkü yaptığı tüm şarkılar ona tam da bu şekilde gelmektedir. Fakat sorun şudur ki o sırada araba kullanmaktadır; ne melodiyi notalara dökecek kalem kağıdı ne de mırıldanıp kaydedebileceği bir teybi vardır. O tanıdık endişe içinden yükselirken bu güzel, nazlı melodiyi elinden kaçırmak üzere olduğunu düşünür. Fakat paniğe kapılmak yerine derin bir nefes alıp kendisini sakinleştirir ve gökyüzüne doğru dönüp şahsen bayıldığım şu karşılığı verir: “Affedersin ama araba kullandığımı görmüyor musun? Şu an bir şarkı yazabilirmişim gibi mi görünüyor? Gerçekten de var olmak istiyorsan daha müsait bir zamanda gel, o zaman seninle ilgilenebilirim. Ya da git başkasını rahatsız et, Leonard Cohen’i filan!”

“Yaratıcılık elbette çok önemli bir kıvılcım; ancak bana göre asıl dinamo çalışmaktır. Buna karşın yaratıcılık anları çok mutlu olduğum, son derece özgün ve elbette özgür hissettiğim damlalardır. Keyifli küçük tınılar işte... Ancak bir kez daha teslim etmem gerekiyor ki asıl soyunma hali emek akıtma döneminde ortaya çıkar. En azından benim cephemde işler böyle işliyor.”

  Müge İplikçi

Diyelim ki siz de tıpkı Tom Waits gibi gerçek bir karşılaşma ânı yaşadınız ve ne talih ki bunu bir sanat eserine dönüştürmenizi sağlayacak imkanlar da elinizin altında. Tam da bu noktada yeni bir duygusal girdap devreye giriyor ve bizi Prometheus mitini hatırlamaya zorluyor. Prometheus sadece bir Titan değil, aynı zamanda bir biliciydi. Yani ateşi çalıp insanoğluna indirirken başına geleceklerden haberdardı. Aynı durum sanatçı için de geçerlidir. Karşılaşmayı bir sanat eserine dönüştürecek uzun ve zorlu yolculuk bir yana, eserin okuyucu/izleyici/dinleyici ile karşılaşması da yüksek bir kuleden düşmek gibidir. Sanatçı bu zorlu yolculuğun ardından eserini kamunun görüşüne açmakla o yüksek kuleden kendi rızasıyla atlamış olur. Peki okurunuz/izleyiciniz/dinleyiciniz sizi yere düşmeden yakalayıp bağırlarına basacak, sevecek, sahiplenecekler midir? Yoksa olanca hızınızla yere çakılıp paramparça olmanıza izin mi vereceklerdir? Kendinizi boşluğa bırakırken hiçbir güvenceniz yoktur. “Başarısız olmaktan korkmuyor musun?” derler. “Ya yazdıklarını kimse basmak istemezse, kimse okumazsa? Ya kimse beğenmezse? Kimse anlamazsa?”

Otoportre, Van Gogh

Bu  ihtimal her zaman vardır ve her seferinde -belli ölçüde- gerçekleşir. Sanatçının ortaya koyduğu eser hiçbir rağbet görmeyebilir, en azından yaratıcısı hayattayken. Eserleri bugün neredeyse bir servet değerinde olan ve hemen her evde bir röprodüksiyonu bulunan ünlü ressam Van Gogh hayattayken tek bir resim dahi satamamıştır. Usta yazar Franz Kafka hayatı boyunca yazdıklarını gizlemiş ve ölürken de yazdıklarının imha edilmesini vasiyet etmiştir. Kafka’nın ölmeden önce yazdıklarını kendisi imha etmek yerine bunu bir arkadaşından istemesi bence yazarın içinde umutsuzluğa direnen umudu gösterir. Belki de Kafka kendisi öldükten sonra olsa dahi sevilmeyi, beğenilmeyi, anlaşılmayı ummuştur. Kim bilir?

“Yaratmak için neden cesarete ihtiyaç duyarız? Neden eleştiriler karşısında kolayca kırılır, vaz geçeriz? Neden kalabalıklar önünde mahcup olmak bizi rahatsız eder? Bu sorular çoğaltılabilir. Yanıtları bulmak ise pek kolay değil. Freud’a göre sanatsal yaratıcılık ikincil bir haz mekanizması, birincil olanın yerine geçiyor. Asıl istediğimiz beğenilmek, sevilmek, arzulanmak ve sanatsal çaba ile ortaya koyduğumuz eserler bu amaca bizi taşıyan amaçlar. Rollo May’e göre ise yaratmak başkalarına rağmen hatta başkalarının mevcudiyetine karşı yapılan bir iş o yüzden cesaret istiyor, o yüzden de kendimizi yapmakla ilgili. Birbirinden farklı düşünürler konuya farklı açılardan cevaplar üretirler, onlardan çok şey öğreniriz. Ancak en büyük öğretmen kendi deneyimlerimizdir. Benim yazma sürecinden öğrendiğim, bu iniş – çıkışlı süreçten hiç kopmamak gerektiği oldu; insan bir süre sonra şu gerçeği çok iyi kavrıyor, yazdıklarımız mükemmel olmayabilir –ki çoğu zaman değildir zaten- ama sanatsal çaba her şeydir, başka hiçbir etkinlikle kıyaslanmayacak denli varoluşsal tatmin sağlar. Üstelik yapıt ortaya çıkan yazı, resim, müzik olduğu kadar insanın kendisidir. Sanatsal çaba insanın kendini dönüştürmesi, derinleştirmesi, araştırmasıdır.”


Murat Gülsoy

Öte yandan aksi de mümkündür, siz henüz yere çakılmadan okuyucularınız/izleyicileriniz/dinleyicileriniz sizi havada yakalar fakat bu sefer de sizi onların kucağından alıp yerden yere vurmak üzere hazırda bekleyen bir eleştirmenler ordusu vardır karşınızda. Bu eleştirmenler yalnızca gazetelerde, dergilerde kendisine bir köşe verilmiş kimseler olmak zorunda da değildir, günümüzün kitle iletişim araçları sayesinde herkes üzerine çıktığı kürsüden istediğini istediğince eleştirme imkanına sahiptir ne de olsa. Sadece yazar olarak değil, editör olarak da hatırı sayılır bir üne ve itibara sahip olan Toni Morrison yukarıda adı geçen söyleşisinde dehası genelgeçer bir kabul gören Shakespeare’e ve eleştiri konusuna da değinir. “Bence herkesin hâlâ Shakespeare’den zevk alıyor olmasının nedeni Shakespeare’in hiç eleştirmeninin olmamasıydı,” der. “Yapıp geçiyordu ve sahneye bir şeyler fırlatan insanlardan başka eleştiri almıyordu. İstediğini yapabilirdi.”

Fakat pek az sanatçı Shakespeare kadar şanslı olabilir, çoğu ise bu zorlu yolculuğu her adımını teninde hissederek tamamlamak; sadece karşılaşmanın çarpıcılığına, onu bir sanat eserine dönüştüren yolculuğun zahmetine değil, dört bir yandan üzerine çullanan eleştirilere ve aşağılamalara da göğüs germek zorundadır. Ne var ki siz tam da her şeyi atlattığınızı, başardığınızı düşünürken ciğeriniz türlü ıstırapla yeniden büyümeye başlar. Milyonuncu kez kendinizi aynı örsün başında, soyunuzun yaratılmamış vicdanını döverken bulursunuz. Çünkü başka şansınız yoktur, belki de bunun için doğmuşsunuzdur. Bir önceki yolculuğun üzerinizde bıraktığı izleri siler, soluklanır ve yüreğinizdeki cesareti yoklarsınız. Yeni bir yolculuğa hazırsınızdır artık. Derin bir nefes alır ve bir adım atarsınız. Gerisi… Gerisi kaçınılmazdır! 


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın