MASAL BOZAN FEYZA HEPÇİLİNGİRLER

Elif Şahin Hamidi

Hemen hemen hepimiz prensli-prensesli masallarla büyümüşüzdür: ya bir büyüğümüzden dinlemişizdir, ya bir kitaptan okumuşuzdur ya da hiç değilse çizgi filmini izlemişizdir. Hatta bugün çocuklarımıza, torunlarımıza yine bu masalları anlatmaya, okumaya devam ederiz. Evlerdeki ve okullardaki kütüphanelerin ya da halk kütüphanelerinin baş gediklisi olması da muhtemeldir bu masalların. Hepimizin bildiği üzere, güzel prensesin yakışıklı bir prens tarafından kurtarılmayı beklediğini yineleyip duran masallardır bunlar. Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyelerin yazarlarından Elena Favilli şöyle der: “Eğer bütün çocuklar prensleri tarafından kurtarılan prenses hikâyeleri okursa, öğrendikleri mesaj kadının erkek kadar değerli olmadığı, eşit olmadığımızdır.” Evet, güzel prensesin yakışıklı bir prens tarafından dört gözle kurtarılmayı beklediği bu peri masallarında, alttan alta böyle bir mesaj fısıldanıp durur kulaklarımıza ve bilinçdışımıza. Batı’da halk masallarından ayrı bir tür olarak ortaya çıkan bu peri masallarının (fairy tails), aslında çocuklar için değil yetişkinler için yazıldığını da sanırım hepimiz biliyoruz (15. yy.). Aristokrat yetişkinlere, dönemin toplumsal, kültürel, dinsel, ideolojik normlarını/kodlarını belletmek gibi bir misyonu vardır bu masalların. Evvel zaman içinde (!), uzak diyarlardan birinde (!) diye başlayan, insanlık tarihi kadar eski bu ideoloji, ataerkildir/patriarkaldir. Daha sonra bu masalların içerikleri çocuklar için uygun hale getirilmiştir.

Fotoğraf: Sandra Ahn Mode

Ancak buna rağmen bugün de cinsiyet eşitsizliğine dair kötücül mesajlar fısıldamaya, toplumsal cinsiyet rollerini dayatmaya devam etmektedirler. Bu nedenle yüzlerce yıllık bir geçmişin ürünü ve anlayışı olan bu masallar “eleştirel” bir okumayı gerekli kılmaktadır. Toplumsal cinsiyet rollerini yeniden yorumlamak için de yine bu masallardan yola çıkmak oldukça faydalı ve düşündürücüdür. Çünkü masallar eşsiz ve büyüleyici bir anlatı türüdür. Feyza Hepçilingirler’in Çirkin Prenses masalındaki sözleriyle dile getirecek olursam “Masallar çocuklar için ekmek kadar, su kadar önemlidir.” Ve çocukları uyutmak için değil uyandırmak için de okunmalıdır ve yeniden yazılmalıdır. Feyza Hepçilingirler’in Çirkin Prenses ve Masal Bozan Feride Teyze isimli kitapları da çocukları uyandırmak için yazılmış masallardandır diyebiliriz. Hepçilingirler, Çirkin Prenses masalı ile prensesliğe dair bildiklerimiz, ezber ettiklerimiz hakkında bizi şaşırtıp sorgulatırken, Masal Bozan Feride Teyze ile o çok yakından tanıdığımız prenseslere, yani kötü kalpli kurda kanan Kırmızı Başlıklı Kız’a, “en güzel” olmak isteyen kraliçe tarafından kandırılan, kırmızı bir elma ile uyutulan ve prens tarafından öpülerek uyandırılmayı bekleyen çaresiz Pamuk Prensese, üvey annesi ve üvey kız kardeşleri tarafından dışlanan, hor görülen, evin her türlü işi üstüne yıkılan Külkedisi’ne (Sindirella) ve yine kötü  cadı tarafından bir kuleye hapsedilen ve yine bir prens tarafından kurtarılmayı bekleyen Rapunzel’e ve tabii ki yine kötü kalpli cadı tarafından eline batırılan iğneyle yüz yıl boyunca uyutulan ve yine prens tarafından uyandırılmayı bekleyen Uyuyan Güzele dair ezberlerimizi de alt üst ediyor. Edilgenlikten kurtulup sorgulamaya başlayan bu prenseslerle birlikte biz de yüz yıllık, belki de bin yıllık derin uykulardan uyanıp, derin derin düşünmeye başlıyoruz.

Merak eden, sorgulayan, sorular soran, verileni olduğu gibi kabul etmeyen ve dolayısıyla eleştirel bir gözle bu metinlere yaklaşan çocuklara ve elbette yetişkinlere söyleyecek daha çok sözü vardır klasik masalların. Prenseslerin, perilerin salındığı bu klasik ve geleneksel masallar, eleştirel bakan yazarlar ve feminist yazarlar tarafından son 20-30 yıldan bu yana yapıbozumuna uğratılıp, sökülüp çözülüyor, yeniden ve yeniden yazılıyor. Bu yeniden yazımlarda, kız çocukları ve prensesler artık pasif değil, korkusuz, özgüvenli, kendi kendini belirleyen, özgür kişilerdir artık. Unutmamalı ki masallar, daha geniş bir ifadeyle “edebiyat” insana insanı gösterir ve o insanın içinden çıktığı toplumun hastalıklarını/marazlarını, arızalarını yansıtır, çoğu zaman o toplumun ezberlerini, değer yargılarını, ön yargılarını, adetlerini, inançlarını, ideolojilerini dillendirir, belki de dayatır. Yazar Melek Özlem Sezer’in de dediği gibi “Kitap dediğin şey de hastalıkları kendine kendine üretmiyor, toplumdaki hastalıkları yansıtıyor. Ve bunları tartışmak, açığa çıkarmak, birlikte hayata karşı bir duruş geliştirmek; özgüvenli, algıları açık, kavrayışı, kendini koruma ve çözüm üretme gücü yüksek çocukların yetişmesine neden olacaktır.” Hepçilingirler de bu iki kitapla, yüzlerce yıllık klasik masallardaki cinsiyetçi hastalıkları açığa çıkarıyor, bu hastalıklarla mücadele etmenin yollarını gösteriyor.

Hepimiz, en çok da edebiyat sorumludur çocuktan

Bir Afrika atasözü der ki “Bir çocuğun yetişmesinde bütün bir köyün sorumluluğu vardır.” Evet, bir çocuğun yetişmesinde bütün bir köyün, yani toplumun: Anne-babanın, öğretmenlerin, tek tek her birimizin ve elbette edebiyatın/edebiyatçıların/kaleme alınan her bir eserin sorumluluğu vardır. Çok da büyük ve ağır bir sorumluluktur bu: Çünkü çocuklar yarın değil, tam da bugündür, bugün ve şimdi çocuklar için bir şeyler yapmak gerekmektedir. Feyza Hepçilingirler Kanatlı Nokta ve Pelin isimli kitabında şöyle bir cümle kurar: “Bütün insanlar akıllıdır. Hele çocuklar… Onların yepyeni, pırıl pırıl bir zekâları vardır.” Dolayısıyla onların o pırıl pırıl zekâları karartmamak, lekelememekle yükümlüyüz biz yetişkinler. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’de bir din adamı olan Starets Zosima’ya şu sözleri söyletir: “(…) içimizden her biri, herkese karşı her konuda suçludur [sorumludur], bense herkesten daha suçluyum [sorumluyum]”. Dostoyevski’nin bu sözünden yola çıkarak şunu söylemek istiyorum: Bir çocuğu dünyaya getirmeye karar veren anne babalar, bu çocuğun her şeyden önce “insanlaşma” yolculuğuna büyük katkı sunması beklenen eğitimciler, mutlaka ve mutlaka çocukla yolu kesişen her birimiz çocuğa karşı “En çok ben sorumluyum, onun başına gelenler karşısında en çok ben suçluyum” deme cesaretini göstermeliyiz. Edebiyat, dolayısıyla yazarlar da bu sorumluluğu/suçluluğu sırtlanması gerekenlerdendir: Çocuğu ve dolayısıyla koca bir toplumu etkileme, dönüştürme gücüne sahip olan çocuk edebiyatı yazarlarının da “Bense herkesten daha sorumluyum/suçluyum,” diyerek, böyle bir sorumlulukla kalemini oynatması gerektiği söylenebilir. Bu bağlamda çoğu çocuk kitabı ve masallar toplumsal cinsiyet rollerini dayatsa bile, hatta kimi kitapların kapaklarında “kızlar için”/“erkekler için” şeklinde, yayıncı tarafından tercih edilmiş ayırımcı ibareler yer alsa da, kendini çocuktan sorumlu hisseden yazarlar tarafından kaleme alınmış çok iyi çocuk kitapları da çıkıyor elbette. Hem de bunların çoğu kadın yazar ve çizerlerin ürettiği kitaplar. Sadece bu kitaplara ulaşmak için biraz araştırmacı ve seçici ve tabii ki iyi bir okuyucu olmak gerekiyor. Yani iyi kitaplara ulaşmak biraz emek istiyor.

Feyza Hepçilingirler

O bir “aykırı prenses”

Feyza Hepçilingirler de kendini çocuktan sorumlu hisseden yazarlardan biri olarak klasik masalları ve bu masallardaki prenses rollerini ters yüz edip bütün ezberleri bozuyor. Çilingirler’in hem masal hem de tiyatro oyunu olarak kaleme aldığı Çirkin Prenses isimli kitabında, adından da anlaşılacağı gibi bildiğimiz prenseslere hiç benzemeyen bir prenses var: Tam bir antiprenses! Hiç çirkin prenses olur mu dersiniz? Niye olmasın? Prensesler hep güzel olur diye bir kural mı var? Yok tabii. Prenseseler de insandır, güzel oldukları gibi çirkin de olabilirler. İşte bu Çirkin Prenses de çirkin mi çirkin, huysuz mu huysuz, tembel mi tembel bir prensestir ve üstelik kötü, anlayışsız, kavgacı, uyumsuz, acımasız ve zalimdir.  Bir de işi gücü yiyip içmektir. Tabii ki aykırı bir prensesten bekleneceği üzere bildik prensesler gibi sessiz, sevecen, uyumlu ve maharetli değildir. Kraliçenin doğurduğu prenses dünyalar güzeli olmayıp koca burunlu, sivri çeneli, sivilceli, kötü dilli ve huysuz olsa da kral baba, bunu ele güne duyurmak için şölenler düzenler, ülkenin dört bir yanına haber salar. Oysa klasik masallara bakacak olursak kral ve kraliçenin karalar bağlaması, yas tutması, kimselere duyurmaması gerekirdi bu doğumu! Hatta kimselerin görmemesi için prensesi zindana/kuleye hapsetmesi gerekirdi. Hemen bir parantez de açayım: “O zamanlar daha ultrason diye bir buluş olmadığından kraliçenin karnındaki bebeğin kız mı, oğlan mı olduğunu kestirmeleri olanaksızmış. O yüzden kraliçenin yakışıklı bir prens ya da dünya güzeli bir prenses doğurması için dualar edilmiş. Doğacak bebeğin kız mı erkek mi olacağı yolunda bahislere girilmiş.” Oysa klasik masallarda beklenen hep yakışıklı bir prenstir ve doğacak bebeğin oğlan olması için dualar edilir.

Hepçilingirler, bu kitapta geleneksel masalların parodisini yaparak, dayatılan ve ezber ettiğimiz güzel prenses imajının yanı sıra oğlan çocuk beklentisiyle yanıp tutuşan kral ve kraliçe ve halk imajını da bozguna uğratır. Bu arada halktan kimse prensesi görmemiş olsa da “Prenseslerinin gül dudaklı, yasemin tenli, amber kokulu, söğüt dalı gibi narin, kavak yaprağı gibi şirin, akarsular kadar duru, yüreği sevgi dolu, alnı ak, zekâsı parlak olduğunu sanırlarmış.” Çünkü peri masallarında prenseslere atfedilen özellikler bunlardır. Ne var ki “prenses olarak doğdu diye bir kızın ille de güzel, ille de akıllı, ille de adaletli olması gerekmezmiş. Prensesler de tavşan dudaklı, karga burunlu, patates suratlı, eğri büğrü, çirkinlerin çirkini bir yaratık olabilirlermiş. İşte bizim prenses de tam böyle biriymiş, pek bir çirkinmiş. Yüzüne bir kez bakanların yüreğini hoplatır, uykularını kaçırırmış. Onu gören kırk adım öteye sıçrar, yedi gün işleri rast gitmezmiş.”

Derken zaman su gibi akıp geçer, kral ve kraliçeden sonra ülkeyi yönetmesi umulan Çirkin Prenses usul yavaş büyür: kral ve kraliçeye, prensese hizmet için birer birer işe alınan bakıcıbaşı, gezdiricibaşı, yediricibaşı, içiricibaşı, masalcıbaşı, giydiricibaşı gibi saray çalışanlarına ve öğretmenlerine hayatı zindan eder. Kral ve kraliçe gül gibi yetiştirmeye çalıştıkları, üstüne titredikleri kızlarının eğitimi için bir sürü öğretmen tutar, ama gül olması beklenen prenses ola ola diken olur sonunda. Çünkü prensesin “akıllı uslu” bir kız olmasını ister herkes. Prenses isyan eder: “Baba ne istiyorsun benden? Neden beni rahat bırakmıyorsun? Niye bana bu kadar çok öğretmen tuttunuz sanki. Ben bu kadar çok şey öğrenmek istemiyorum,” der. Kral baba “Bir prenses her şeyi bilmelidir,” diye karşılık verir kızına. Prensesin cevabı da hazırdır: “Hayır, her şeyi öğrenmek zorunda değilim.” Rekabetçi, yarışçı günümüz dünyasında yaşanmakta olan da sanki budur: Her türlü bilgiyi boca etmeye çalışırız miniklerin kafalarına, hep mükemmel olmalarını bekleriz ve Hepçilingirler bu masalda, biz yetişkinleri uyandırmak için de bir uyarı ışığı yakmaktadır adeta.

Anlaşılacağı üzere bu masaldaki prenses krala, babaya, erk’e/iktidara ve onların “doğrularına” göre hareket etmek istemez. Bildiğimiz prensesler gibi uyumlu, sakin, hamarat, kurtarılmayı bekleyen, aciz, mağdur değil; aksine isyankâr, sivri dilli, kendi bildiğini okuyan, yaramaz bir prensestir Hepçilingirler’in bu ezber bozan prensesi. Ama yaptığı tüm yaramazlıklara, isyankarlıklara rağmen anne ve babasının gözünde bir tanedir, en güzeldir elbette, tüm çocuklar gibi. Çünkü ne demişler: “Kuzguna yavrusu şahin görünürmüş.” “Prenses de ana babasının gözüne dünya güzeli bir melek gibi görünürmüş.” Bu obur, çirkin, şirret prenses tahta çıkamayacak olsa da anne ve babasının prensesi olmaya devam edecektir elbette. Hepçilingirler’den ödünç alacak olursam “Her küçük kız, ailesinin prensesi, her küçük erkek de prensi değil midir zaten?”

Öte yandan kral ve kraliçe ülke yönetimini kızlarına bırakamayacaklarının da farkındadır. Klasik masallarda ülke yönetimi prensler dururken prenseslere kalmaz tabii, ama bu masalda kral ve kraliçenin derdi ülkeyi bir prensese, üstelik çirkin bir prensese bırakmak istememeleri değildir. Çünkü onlar ülkeyi yönetecek kişinin erdemli, akıllı, bilgili, adil, değerli biri olması ve bu kişinin belirlenmesi için seçim yapılması gerektiğini bilirler. Derken seçimler yapılır, ülke demokrasiye kavuşur. Artık krallara, kraliçelere, prenslere, prenseslere de yer yoktur bu yönetim şeklinde ve bu ezber bozan masalda. Hepçilingirler bu masalda, o köhnemiş yönetim biçimlerini yıkmasıyla da klasik peri masallarını yapıbozumuna uğratır. Çirkin Prenses de gerçek prenses olma ümidini yitirince, üstelik çevresinde şımarıklık edeceği kimse de kalmayınca akıllanır, uslanır. Hatta derler ki aklı başına gelip güzelliğin insanın yüzünde değil, içinde olduğunu anlar. Bunu anlayınca bir mucize olur: Çirkinliği gider, doğallaşır, insanlaşır. Hem güzelleşir, hem sevimlileşir. Yardımsever ve iyi bir insan olur. Bu masal da böylece sona erer, bildiğimiz masallara hiç benzemez.

Feride Teyze masalları yapıbozumuna uğratıyor

Hepçilingirler, Masal Bozan Feride Teyze’de ise kendi ifadesiyle, çocukları “masalların dünyasını gerçeğin çubuğuyla kurcalamaya” davet eder. Bu kitapta çok yakından tanıdığımız Kırmızı Başlıklı Kız, Pamuk Prenses, Sindirella ya da daha iyi bildiğimiz adıyla Külkesidi, Rapunzel ve Uyuyan Güzel ile karşılaşırız. Sisler içindeki ormanda Oğuz ve erkek kardeşi ile birlikte yol alan, yolda az önce adını andığım masal kahramanlarıyla karşılaşan ve onları masaldan kaçıran Feride Teyze, sahiden de bütün bu masalları ters yüz edip bozuyor, hem kahramanların hem biz okurların ezberlerini yerle bir ediyor. Adını andığımız bu masal kahramanlarının hepsi, kendilerini kurtaracak prensi bekleyen kızlardır. Ne var ki Feride Teyze bu kızların bir kurtarıcıya ya da prense ihtiyaçları olmadığının ve ihtiyaç duydukları gücün kendilerinde olduğunun farkına varmalarını sağlıyor. Onlara akıllarını kullanmayı, sorgulamayı, düşünmeyi öğretiyor. Feride Teyze ile birlikte masal dünyasının açıklarını yakalarken, kahramanlarla birlikte biz de tartmadan, sorgulamadan hiçbir şeye inanmamak gerektiğini, karşılaştığımız sorunları yılgınlığa kapılmadan çözmeye çalışmamız gerektiğini, aklımızı kullanma cesaretini göstermemiz, düşünmemiz gerektiğini hatırlıyoruz. Peri masallarındaki bu prenseslere kendi hakkında düşünebilen, kendi kararlarını kendi verebilen bir özne olma hakkı tanınmamıştır ne yazık ki. Hepçilingirler’in masalında, Feride Teyze sayesinde bir özne olma şansını yakalar bu prensesler.

Feride Teyze, Kırmızı Başlıklı Kız’a kurda kanmamasını öğütleyip, Pamuk Prenses’i kötü kalpli kraliçenin sunacağı zehirli elmaya karşı uyarırken, Külkedisi ve Rapunzel’i ellerinden alınan özgürlüklerini yeniden ellerine almaya çağırır ve Uyuyan Güzel’i yüz yıllık uykusundan uyandırır. Arkasını mizaha da yaslayan Hepçilingirler, adeta bu masallarla dalga geçer. Örneğin düşünüp sorgulamaya başlayan Kırmızı Başlıklı Kız, büyükannesinin kılığına giren kurdu insan sanmasına hayret eder: Öyle ya “Bir kurt insan giysisi giymekle insan yerine geçebilir miydi hiç?” Feride Teyze ve çocuklarla birlikte Pamuk Prenses masalına dahil olan Kırmızı Başlıklı Kız, baygın bir halde cam tabutta yatan Pamuk Prenses’i görüp, prensin gelip onu öpmesini beklediğini öğrendiğinde “Öpmesi mi? Ya gelmezse? Ya öpmezse ne olacak?” diye sorar. Feride Teyze “Masal öyle diyorsa gelir” der ve şöyle devam eder: “Gelmesine gelir de kızcağızın böyle, güneşin altında, camdan tabutun içinde beklemesi yine de çok saçma.” Prens gelip de öpecek diye beklerlerse zavallı prenses neredeyse güneş çarpmasından ölüp gidecektir. Feride Teyze yine hemen aklını kullanır: “Prens öpünce hayata döneceğine göre zehirli elma boğazına takılmış, orada kalmış olmalı. (…) Sırtına kuvvetlice vurursak o zehirli lokmadan kurtulur” der. Cam tabuttaki baygın prensese de şu sözlerle dersini verir: “Ah be kızım, bir prensin gelip seni öpmesini mi bekleyeceksin böyle? Bu kadar pasif olmak yakıştı mı şimdi sana? Kuvvetlice bir öksürsen boğazına takılan o zehirli elma parçası fırlayıp çıkacak ağzından.” Derken sırtına vurulan güçlü bir yumrukla prenses kendi çabasıyla kurtulur. Kendisini kurtarsın diye bir yabancıyı beklemek oldukça saçmadır çünkü. Sonra hep birlikte diğer prenseslerin masallarını bozmak üzere yola devam ederler. Ama hepsini burada anlatmayacağım elbette.

Dikkat edilecek olursa klasik peri masallarında prensesler yani kadın karakterler hep edilgendir, güzellikleriyle ön plandadır, giyinip kuşanıp ayna karşısında saatler geçirirler, güzel olmak ve güzel kalabilmek için hem kendilerine hem de masaldaki diğer kadınlara etmediklerini bırakmazlar, hep bir rekabet söz konusudur, prens tarafından öpülmeyi ve kurtarılmayı beklerler, evi temizleyip yemek yapar, külleri karıp dururlar, gerek kral babanın gerekse kurtarıcı olarak gördükleri prensin sözünden çıkmaz, onlara itaat ederler. Erkek kahramanlar ise evden ayrılır, maceralara atılır, savaşır, doğaüstü yaratıklarla mücadele ederler, türlü sınavlardan geçer, intikam peşinde koşar, adaleti sağlamaya çalışırlar ve uyutulan kızları/prensesleri öperek uyandırırlar. Ama Hepçiligirler, Feride Teyze aracılığıyla prensesleri şöyle bir silkeleyip uyumalarına engel oluyor, gözlerini hep açık tutmaya çağırıyor. Bunun yolu da aklını kullanma cesaretini göstermekten geçiyor.

Çocuklar “ayırımcılık nedir?” bilmezler, sonradan öğrenirler

Bu arada şunun da altını çizmek isterim: Aslında 0-3 yaş arası çocuklar cinsiyet ayırımcılığı nedir bilmezler; dahası ne ten renginden, ne etnik kimliğinden, ne dininden, ne dilinden dolayı hiçbir çocuğa, hiçbir arkadaşına ayırımcılık yapmazlar. Yani 0-3 yaş arası çocuklar henüz hiçbir ayırımcılık türünü bilmezler, henüz öğrenmemişlerdir. Çünkü bütün ayırımcılıklarla birlikte cinsiyet ayırımcılığı ve toplumsal cinsiyet rolleri de çocuğa sonradan aşılanır. Çocuklarda toplumsal cinsiyet algısı 4-5 yaşlarında ve özellikle okulla birlikte sosyalleşmeye başladığı 7-8 yaşlarında gelişim gösterir. Ve anne babamızı seçme şansımız olmadığı gibi içine doğacağımız toplumu ve kültürü de seçemeyiz. Hiç farkına varmasak da, üzerine hiç düşünmesek de içine doğduğumuz kültürün doğrularını, yanlışlarını, ahlak normlarını, değer yargılarını, ezberlerini, önyargılarını, alışkanlık ve inançlarını benimser, içselleştiririz. Erkek ve kadına biçilen/atfedilen roller de böyle kendiliğinden (doğallıkla), daha doğar doğmaz bizi belirlemeye, bize hükmetmeye başlar. Çağlardan bu yana kız çocuklarına “aciz” ve “güzel prenses” rolünü dayatan masallar, hikayeler ve pek çok resimli çocuk kitabı aracılığıyla da bu hüküm, çocuklara aktarılıp durur. Bu nedenle toplumsal cinsiyet rollerinin de taşıyıcı araçlarından biridir resimli çocuk kitapları ve masallar. Dolayısıyla çocuklar için kitap yazarken, yayımlarken, onlara kitap seçerken daha özenli olmak gerekiyor ve “eleştirel okuma” büyük önem taşıyor. Eleştirel okuma yapabilmenin yolu da her şeyden önce değer bilgisinden, insanın değerinin bilgisinden ve “insan” olduğumuzu unutmamaktan geçiyor. Çünkü kadın ve erkek kimliğimizden önce insanız: olanaklar varlığı olan insan. Hepçilingirler’in prenses algımızı/gerçekliğimizi ve peri masallarını yapıbozumuna uğratan  Çirkin Prenses ve Masal Bozan Feride Teyze kitapları da her şeyden önce “insan” olan kız çocuklarına, kız-erkek fark etmeksizin her bir insan tekine açık olan resim, müzik, felsefe, siyaset, hukuk gibi insansal olanakları gerçekleştirme ve geliştirme yolunda da rehberlik edecektir diye düşünüyorum. Çünkü bu masalı okuyan çocuklar “kendilerine” uyanacaklardır.

NOT: Bu metin, 17-19 Ekim 2019 tarihlerinde Ayvalık’ta gerçekleştirilen “Feyza Heçilingirler Günleri” Çocuk Edebiyatı Paneli konuşma metnidir.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın