ELİF TÜRKÖLMEZ: DAYANIŞARAK, BERABERCE, UMUTLA YAŞAMAYI SEVİYORUM

Ece Karaağaç

ece@ajanliterer.com

@ecekaraagac

Elif Türkölmez'i ilk olarak "sefertasimoda" adlı Instagram hesabıyla tanıdık. Kaleme aldığı kısacık metinlerden sızan yeteneği daha sonraları bir öykü derlemesi olan Anne Kız, Harikasın'da çıktı karşımıza. Ajan Literer'in yazar kadrosunda da yer alan Elif Türkölmez bu kez Instagram hesabında kaleme aldığı yazıların bir derlemesi olan Her Şey Geçer ile karşımızda. Elif ile yeni kitabını, yazmakta olduğu romanını ve hayatı konuştuk.

Merhaba Elif. Bu sefer doğrudan konuya girmeden önce şu soruyu sormak istiyorum: Nasılsın?

İyiyim Ece. Çok teşekkür ederim en önce bunu sorduğun için. Ben, birbirimize en çok, ama öylesine değil cevabı hakikaten duymak, dinlemek, anlamak için, bunu sormamız gerektiğini düşünüyorum: Nasılsın? Gelecek cevabı yargılamadan, hallere iyi kötü demeden, olanı olduğu gibi kabullenerek, insanların "nasıl olduğunu" araştırmamız, durumlarını yoklamamız lazım. Babamız "Çok hastayım," dediğinde "Sen de hep hastasın," demeden, arkadaşımız para mevzuundaki derdini anlatırken ona akıl vermeye çalışmadan... Akıl değil huzur vererek yaşamanın yollarını kaybetmeden... Nasılsın diye sormayı bilmiyoruz çünkü aslında. Her zaman etrafımızda olan şeylerin kıymetini zamanla unutmamız gibi dilimize yapışmış bu harikulade kavuşma aracını, ‘nasılsın’ sözcüğünü de esas değeriyle kullanmıyoruz. O yüzden teşekkür ederim. İyiyim. Özgürüm. İyiyim.

Bir süredir İzmir’de yaşıyorsun bildiğim kadarıyla. İstanbul’u terk edip bir kıyı kentine yerleşmek pek çoklarımızın hayali hâline geldi ve sen şimdi bunu yaşıyorsun. İzmir’e taşınmak hayatında neleri değiştirdi?

Biz İzmir’e mecburen taşındık aslında, İstanbul’da Kınalıada’da yaşıyorduk ama olaylar, durumlar, kısacası hayat bizi (eşimi, köpeğimizi ve beni) buraya getirdi. Ama hiçbir zaman itiraz etmedik, isyan etmedik, el eleyiz, birlikteyiz, her şey geçer, her zaman yeniden başlayabiliriz, dedik.
İzmir’de mutluyuz. Buranın nüfusunun yaşlı olmasını, her şeyin ağırdan akmasını, insanların eve kapanmak yerine sürekli sokakta, parkta, masada muhabbette olmasını, güneşi, çoğu zaman bulutsuz gökyüzünün ebediliğini, palmiyelerin insanın içinde bıraktığı hafiflik duygusunu seviyorum. Dayanışarak, beraberce, umutla yaşamayı seviyorum. Kütüphaneye gitmeyi, pazara uğrayıp turp, tuz ve köy ekmeği almayı ve onları kendi yaptığımız kese kağıtlarında taşımayı, tatlı esen meltemin her şeyi bir anda güzelleştiren, içimizi güldürüveren dokunuşunu seviyorum.

Elit Türkölmez

Seni ilk olarak sefertasimoda hesabınla, vegan yemek tariflerinle tanıdık. Sonra gündelik hayata dair gözlemlerin de sızmaya başladı gönderilerine. Sen çoğu insan için ruhsal sorunlara yol açtığı söylenen bu mecrayla nasıl ilişki kuruyorsun?

Hayatta hiçbir şey öyle ya da böyle değildir. Biz onu nasıl algılarsak öyledir. Güzel yoktur, çirkin yoktur, az yoktur, çok yoktur, algı vardır. İnsan bugün önemli bulduğunu yarın ehemmiyetsiz ilan edebilir. Sosyal medya da hayat gibi. Nasıl bakarsan öyle... Aslında sosyal medya, geleneksel medyanın yok edildiği, gazetecilerin hapse atıldığı dolayısıyla birbirimizle iletişim kurmamızın engellendiği bu dönemde çok kıymetli. Onu kullanma biçimimiz de insan olma sorumluluklarımız arasında. Ben umudu sürdürmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Kimsenin yıkılmasını, karalar bağlamasını, şiddeti, zulmü ve bu yolla kalplere salınan endişeyi kabullenmesini istemiyorum. İnsan çok mucizevi, çok güçlü bir canlı. Ben insana inanıyorum. Yazdıklarım, okuyana, ayağa kalkıp yeniden mücadele etmesi ve yalnız olmadığını hissetmesi için bir küçük destek oluyorsa ne mutlu bana.

Çınar Yayınları’ndan çıkan ilk kitabın Anne Kız Harikasın bir öykü kitabıydı. Bu yılın başında ise Ormanın İçinden, Denizin Kıyısından adlı bir e-kitap yayınladın. Şimdi de Her Şey Geçer ile yine Instagram’da kaleme aldığın yazılarla buradasın. Geçen seferki sohbetimizde roman yazdığından bahsetmiştin. Yakın gelecekte okuyabilecek miyiz romanı?

Bazen bir hikaye birkaç cümlelik gelir. Bazen sadece tek kelimelik. Bazen de sözcüğe bile girmez, sezgi gibi gelir ve geçer. Türün çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Yeter ki gelen hikaye yazar tarafından zorla çekiştirilmesin ya da bastırılmasın. Şimdi yazmak istediklerimin bir romanın hacmine ihtiyacı varmış. Geniş, büyük düzlüklere özlem duyarmış. Öykülerim kulübeler istemişti halbuki. E-kitabımdaki yazılar fotoğraf müzesinde yaşamayı tercih etmişti. Ben gelene hoş geldin demekten başka ne denir bilmiyorum. Geleni geldiği gibi yazıyorum. Roman yazmaktan da çok mutluyum. Ama bitmesine vakit var daha. Zamanı gelince o da kopar benden uçar konar okuruna.

Fotoğraf: Elif Türkölmez

Ormanın İçinden, Denizin Kıyısından kendi çektiğin fotoğraflarla zenginleşen bir kitaptı. Instagram’da yayınlandığın fotoğraflar da çok güzel, çok dikkat çekici. Instagram’da paylaştığın fotoğrafları nasıl çekiyorsun? Anlık durumlar mı, yoksa diğer içerik üreticileri gibi düzenliyor musun fotoğraflarını? Metinler nerede buluşuyor fotoğraflarla?

Telefonumu fotoğraf makinesi gibi kullanıyorum diyebilirim. Çalsa duymam, hiçbir uygulama sevmem, kullanmam. Sadece fotoğraf çekiyorum. Analog makinalarım da var, onlarla da fotoğraf çekiyorum ama telefon çok daha pratik tabii. Bu yüzden çoğu kez anlattığım şeyle fotoğraf birebir uyumlu olmuyor. Bence derinden bir bağlılık var elbette metinle fotoğraf arasında ama yüzeysel bir aynilik olmadığı için ilk bakışta fark edilmeyebilir. Her sabah meditasyon yaptıktan sonra birkaç sayfa kitap okur, birkaç sayfa da yazı yazarım. Bir yer için, bir amaç için, birisi için değil, içimden geldiği için. Instagram’a koyduğum yazılar o yazılar. Ama ilginç bir biçimde “Tam içimden geçen şeydi bu” şeklinde karşılık buluyorlar. Beni okuyan insanlarla, sanıyorum, telepatik bir bağımız var. Yazarla okur arasında aslında bence genel olarak telepatik bir bağ var. Gönülden gönüle bir köprü...

Sefertasimoda hesabının çıkış noktası Moda civarında vegan yemek servisi yapma fikriydi yanlış hatırlamıyorsam. Sonra hayatın getirdikleri sebebiyle devamı gelmese de o dönem vegan tariflerin epey ilgi görmüştü. Gelecekte bir vegan yemek kitabı yazmayı da düşünür müsün?

Yazıyorum halihazırda. Mutfakta sürekli denemeler yapıyorum, notlar alıyorum, hayaller kuruyorum. Bütün bir gastronomiyi yerle bir edecek, yemekle, mutfakla, gıdayla ilgili doğru bildiğimiz her şeyi çöpe atacak, devrimci bir sofra mümkün mü her an onun tahayyülü içindeyim. Yemek meselesi, hep söylüyorum, politik bir mesele. İnsan, hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu enerjinin, yani bir lokma yemeğin, şu an onu esir alan, tehdit eden ve öldüren bir şey haline geldiğinin farkına varmalı. Yemek bizi yiyor artık, biz yemeği yemiyoruz. İçgüdüsel yeme haline geri dönmeliyiz. Bu kadar insan yanlış mı yaptı, o kadar gastronomi kültürü çöpe atılır mı diye küplere binecek insanlar ama gayet de rahat atılır. Sömürüden besleniyor, hastalık yayıyor, gezegenin selametini düşünmek yerine birkaç kişinin damak zevkini okşuyorsa bu gastronomi gayet de mutlulukla tarihe gömülür. Hayvanları yiyemezsiniz. Hayvanlar kimsenin malı değil. Endüstriyel hayvan bunlar, zaten yensin diye üretiliyor da diyemezsiniz. O zaman bu endüstri için harcanan yem ve su israfının hesabını vermelisiniz. Bu kadar elektrik, su, deterjan harcayarak restorancılık yapmaya devam edemezsiniz. Peynir dediğiniz ve ancak sofistike bir zevkin, rafine bir damağın anlayabileceği bir ürün olarak yücelttiğiniz şey bir canlının kendi yavrusu için ürettiği büyüme sıvısı. Peynir yapmak bilgisi çok kıymetli. Bu kalacak elbette yarına. Ama peynir yapmak için memedeki süte göz dikmenin adil ve müşfik bir dünyada yeri yok

Fotoğraf: Elif Türkölmez

Son olarak, yaklaşan iklim felaketinin ve insanlığının muhtemel sonunun sıklıkla dillendirilmeye başladığı günlerden geçiyoruz. Sen doğayla barışık yaşamaya gayret eden birisin bana göre, sen bu gidişat hakkında ne düşünüyorsun?

Greta’nın dediği gibi, evimiz yanıyor. Artık bu konuda söylenecek başka bir şey kalmadı. Durum çok acil. İdeolojileri tartışmaya, hep yaptığımız gibi saflara ayrılıp birbirimize parmak sallamaya vakit yok. İklim kriziyle ilgili hepimizin aktif olarak sorumluluk alması gerekiyor. Çevreciliğin bir takım tuzu kuruların meşgalesi, burjuva ahlakının kendini temize çekmek için uydurduğu iki yüzlü bir davranış biçimi olduğu propagandasıyla o kadar vakit kaybettik ki. Ben ağaçlar dediğimde “Yahu insanlar aç, ne ağacı” diyenin, aç insanın işte bu zihniyet yüzünden aç olduğunu anlaması gerekiyor. Çevreciler, veganlar, aktivistler yüzünden değil, fosil yakıtta ısrar eden, suyu satan, dağı satan, çiftçiye satın alma desteği veremeyen çünkü o parayla saray yapan, o parayla güya çalıştığı işin binasına bile uğramamış yakınlarına maaş veren, halkı pestisitlere karşı uyardığı için bilim insanı cezalandıran devlet yüzünden bu haldeyiz. Herkesin çok basit bir şey yapması, uyanması ve etrafındakileri de uyandırması lazım. Ev yanıyor çünkü. Bir şey izah etmenin artık lüzumsuz olduğu o gün geldi çünkü.

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın