ROCK EFSANELERİNİN TÖREN ALAYI: CEM KARACA’DAN ZAPPA’YA “APTÜLİKA”

Şebnem Soral Tamer

sebnem@ajanliterer.com

Sıradan bir iş gününün bitimine yakın, Boğaz hattının en güzel duraklarından birine geçtim koşa koşa. Hengamenin ayyuka çıktığı Avrupa Yakası’ndan paçayı kurtarma hazzı bir yana, Kuzguncuk’a varmak ayrı zevk, Nail Kitabevi’nde ikinci karikatür sergisini açan Aptülika’yla sohbet edecek olmak ise bambaşka bir mutluluk. Ne de olsa biz farkında olmadan seyrelen güzelliklere inatla tutunanları anlamamız, dinlememiz gerek, değil mi ama? Hele ki bu ideale sahip insanlar böylesine azken. Onlardan birini gördüğünüz an sıkıca tutunmalı, işi gücü bırakıp sohbete oturmalısınız.

Bu hafta sonu hava çok güzel olacak. Belki bu sohbeti okursunuz da canınız Boğaz havası aldıktan sonra bu müthiş çizimleri görmeyi çeker. Bir vapura ya da otobüse atlar, Nail Kitabevi’ne varır, Aptülika’nın 11 Kasım’a kadar sürecek olan Karikarock sergisinde bulursunuz kendinizi. Sanatçısıyla birlikte geçip gitmiş zamanları dumanı üstünde bir bardak çayla yâd edersiniz.

Bu röportaj sadece sohbetinizi başlatmaya yardım etmek için… Muhabbetiniz bol olsun!  

Çok klişe bir başlangıç olacak belki ama sizi herkese tanıtabilmemiz için önce kendinizden bahsedebilir misiniz biraz?

Aslında benim için oldukça zor bir soru… Şimdi çok eski tarihlerde kaldığını hissediyorum; seksenli yılların sonunda profesyonel olarak karikatüre başladım fakat aslında resim okudum ben. Okulumuzun o günkü ismi Güzel Sanatlar Akademisi’ydi, ben bitirirken Mimar Sinan Üniversitesi oldu. İkinci sınıf itibariyle karikatüre yönelince hayatım Cağaloğlu’nda geçmeye başladı. 1986 yılında Gırgır dergisinin çizerlerinden biri oldum. Sonra bant karikatüre geçtim; adı Grup Perişan’dı. Bu grubu oluşturan tiplemeler, üniversitede okuyan üç gençten ibaretti ve bir noktadan sonra müziğe odaklandılar. Sonrasında buna Rock grupları ve bu müzik türünün Türkiye’deki macerası girmeye başladı. Hal böyle olunca elle çizilmiş bir müzik dergisi ortaya çıkıyordu… Eski kuşaktaki bütün şöhretim buradan geliyor. Onların da yaş ortalamaları elli ve üzeridir şimdilerde.

İki binli yıllardan sonraysa gazetelere yöneldim. Cumhuriyet’te hem çizer hem de müzik yazarı olarak çalıştım bir dönem. Sonra Aydınlık’ta devam ettim. Kısaca bu yıllar itibariyle mizah dergileri yerine gazetelerde çalıştım. Şimdilerde çizerlik ve yazarlığı internette sürdürüyorum ve bir yandan da bu yeni mecrayı öğrenmeye çalışıyorum. Buna kafa yormamız gerekiyor çünkü hem bütün gençler orada hem de tüm dünyaya ulaşabiliyorsunuz.

Epey uzun bir zamandır bu alanda eser veriyorsunuz ama sergilere yeni başladınız, değil mi?

Evet, bunu birkaç yıldır yapıyorum. Açıkçası çizimlerimi biriktirmeye başladığımda bunu yapabileceğimi düşünmemiştim. Resim okumaktan gelen bir alışkanlıkla arşivliyordum tüm çalışmalarımı. Biliyorsunuz, resimde sergi açmak esastır. Karikatürde ise işleriniz bir dergiye ya da gazeteye basılır. Ben karikatürün de sergilenebileceğini düşündüm ve “Bunu yapabilirim,” dedim kendime.

Sergideki eserlerinizi yan yana getiren ortak bir öykü, bir motivasyon var mı?

Özellikle son birkaç yıldır kitap okurken veya müzik dinlerken bir yandan da çizim yapıyorum. Kitap okurken çok beğendiğim cümle ya da paragrafların altını çizmek yerine bir yere not alırım. Bu aslında külfetlidir ama çizmenin de başlangıcıdır benim için. Bazen de yazarlarının simalarını merak edip araştırıyor ve onları çiziyorum. Bu da çok ilginç bir noktaya getirdi beni: Eşime en sevdiği yazarın çizimini gösterdiğimde bana “Bu kim?” diye sorduğunu gördüm. Onun en çok sevdiği yazarı kendime göre yorumlamış, sırtımı görsel hafızama dayayarak çizmiştim. Etrafımdakiler, yazar portrelerine bir yorum getirdiğimi, yazarı olduğu gibi değil, kişiliğini ortaya koyacak şekilde çizdiğimi söylediler. Ben de bunun bir sergiye dönüşebileceğine karar verdim. Bu da iki yıl önce açtığım ilk sergiyi; yazarlar ve kitaplar üzerine çizdiklerimi sergileme fikrini yarattı. Bir yıl ara verdikten sonra bu yıl da müzisyen çizimlerimi sergiliyorum.

Karikatürü mizahla/hicivle eşleştirmeye çok alışkınız. Müziğe, özellikle de o yıllarda Rock müziğe odaklanmak ilginç bir tecrübe olmalı…

Açıkçası dergideyken bunun çok zorluğunu çektim. Karikatür dergileri nasıldır, bilir misiniz? Haftanın bir günü sabahlarsınız ve bir komün olarak yaşarsınız. Fakat bir köyde yaşayan insan gibi de olabilirsiniz. Ben derginin daima dışarıya açık kanadıydım. Bir süre sonra baktım ki benim arkadaşlarımın çoğu karikatüristler değil, dışarıdaki insanlar. Büyük bir kısmı müzisyendi bu insanların.

Dünyaya bakarsanız, karikatüristlerin belli konularda uzmanlaştığını görürsünüz, yine de yapabileceklerimiz oldukça çeşitlidir; kitap kapağı da çizebiliriz, albüm kapağı da… Sınır yoktur. Ancak o dönemlerde Türkiye’de sadece portre çizmenin delilik olduğunu düşünüyordum. Öte yandan dünyada çok örnek olduğunu biliyordum ve en nihayetinde bu anlayışa yüklenmek istedim. Tam bu yüzden zorluk çektim çünkü baskıya yetişmesi gereken dergide çizimlerini en geç teslim eden hep ben oluyordum. Gevezelik ederdim, etrafa giderdim ve o çizim asla erken bitmezdi. Neden bunu yaptığımı düşününce karikatürist değil, ressam mantığıyla çalıştığım için olduğunu keşfettim: Ben bir kâğıda karikatür yaparken diğer bir kâğıda da bir başkasını çizerim. Ressamlar da öyle yapar; “Bu resmi yapmam iki yılımı aldı,” deyişlerinin sebebi budur. Aslında tek bir resmin başında iki-üç yıl geçirmez, birinden diğerine geçip dururlar. Neticede bu ötekilik bir şekilde yararıma oldu. Müzik üzerinden çizim yapmayı seçmek de bu ötekiliğin bir parçası. Ben sürekli radyo dinleyen bir çocuktum, daima hayatımdaydı. Şimdilerde radyoda sunum yapan insanların çok konuşması pek hoş karşılanmıyor ama çocukken bundan da çok keyif alırdım. Onlar gibi sunucu olmanın hayalini kurmadım belki ama onlar sayesinde plak biriktirmeye başladım. O zamanlar Hey dergisi vardı mesela… En büyük hayalim orada çalışmaktı ki öyle de oldu; ilk karikatürlerim Hey dergisinde yayınlandı.

Rock müziğe olan hayranlığınız, bu konuda daha idealist davranmanıza da yol açtı o halde…

Kesinlikle öyle. Seksenlerde üniversiteye gidiyorduk biz. Tamam, Rock grupları ve dinleyicisi var ama Türkiye’de bir kopukluk da var. Cem Karaca ve Barış Manço’yu yeni kitle bilmiyordu. Kendimce hayal kurmuştum; çizim yaparak, yazarak, çizerek bu kanalları birleştirecektim. Tam başarıyordum ki yeni bir kopukluk oldu. Zaten hep olur.

O dönemde bir Rock dergisi yoktu, ben de bu haberleri kendi köşemden verebileceğimi düşünüyordum. Böylece gruplarla tanışmaya, konserlerini takip etmeye ve onlarla bir bağ kurmaya başladım. O konserleri çizgiyle anlatmaya gayret etim. Tabii ben hep amatör bir dinleyici olarak kaldım ve underground kanatta durdum. Belki sanayileşmesi için de bir çaba sarf edebilirdim fakat ne yazık ki konserler düzenleyip kitleleri toplayacak organizasyon bilgisine sahip değildim, hep uzak durdum. Ancak müzik hayatımda hep vardı ve olmaya da devam ediyor. Renklerle notaları verip veremeyeceğini merak eden Kandinsky gibi ben de çizgilerle müziği canlandırıp canlandıramayacağımı hep merak ettim. Hâlâ ediyorum.

Türkiye’ye gelen yabancı Rock müzisyenleri arasından dostluk kurduğunuz isimler var mı?

Aşağı yukarı hepsiyle bir dostluğum olduğunu söyleyebilirim.

Peki, bir zamanlar “AC/DC Türkiye’ye Gelsin” kampanyası başlattığınız doğru mu?

Evet, bunu yaptım.

Bunun hikâyesini gerçekten dinlemek isterim çünkü o dönemlerde bunu yapabilmek epey zor olmalı. Şimdi internet üzerinden tek bir tuşa basıp yüz binlerce insana ulaşabiliyorsunuz ancak o zamanlar…

Türkiye’ye yabancı Rock gruplarının gelmeye başladığı tarih 1991’di. Önce Jethro Tull geldi, ardından Metallica’nın stadyum konseri oldu. Ancak uzun bir süre şöyle yaşadık: Jethro Tull’ın geleceği duyurulur, altı ay onu beklersiniz, konser gerçekleşir ve bir sene boyunca da o konserden söz edersiniz. İkinci bir konser olmaz. Dolayısıyla konser olmasını istiyor ve sadece AC/DC değil, “Black Sabbath ve Motörhead Türkiye’ye Gelsin” kampanyaları yapıyordum. Kırk kere söylersen olur hesabı, kırk hafta devam ettim buna. Tabii sonuç vermeyince dört-beş sene daha yapmaya devam ettim. O süre boyunca çizdiğim Grup Perişan’ların tamamında bu kampanya vardı. Bunu sürdürmemi isteyen ve esprisini yapanlar da hâlâ var.

Doğru anımsıyorsam 2006’da İstanbul Kültür Sanat Vakfı’na gittim. Ali Sami Yen konserlerinin düzenlendiği yıldı ve vakfın portföyünde de AC/DC vardı. Oradaki arkadaşımın adı Cengiz’di. Dedim ki sizin portföyünüzde var bu grup, getirecek misiniz, getirmeyecek misiniz? “Abi, onlar çok pahalı. Getiremeyiz,” dediler. “Türkiye’de olmaz bu, kolay değil.” İşte böyle esprili, komik bir hikâye…

Metallica, Ali Sami Yen konseri, Karikarock sergisinden.

Sanırım Marvel gibi devlerin beyazperdeye aktardığı çizgi romanlar, AC/DC’nin yeni kuşak tarafından tekrar keşfedilişine yardım etti.

Bence de öyle. Bu da cartoon/comic ve müzik arasındaki bağın bir temsili.

Ve böylece sorularımdan birinin yanıtını daha aldım: Bir zamanlar göbeğine düştüğünüz “sürekli müzisyen portresi çizen karikatürist” tartışmasını anlamak istiyordum ama sanırım çok da sağlam bir temeli yok sizin için?

Evet, bu tartışmayı gayet iyi hatırlıyorum. Hatta meslek grubu olarak Karikatüristler Derneği’nin bir mesajlaşma grubu var ve ben de dahilim. Buna benzer tartışmalar hâlâ oluyor arada, ama ben hiç cevap vermiyorum. Ben doğru yaptığıma inanıyorum. Artık ressamlar da sadece ressam değil. Heykel ya da resim diye bölmüyor fikirlerini. Yeri geldiğinde sinema için çalışıp bir yönetmenle de eşleşebiliyor, bir müzisyenle de. Andy Warhol örneğin… Klasik tanımlamasıyla bir ressam olduğunu söyleyemezsiniz, film de çekiyor. Bunu yaparken bir dansçıyla da çalışması gerekebiliyor. Kısacası sanat dalları artık bir arada var olabiliyor. Bu da çok doğal, zamanın kendisi değişiyor. Basılı yayınların yerini internet alıyor ve internet teknolojisini anlamıyorum deme lüksünüz yok. Çizginin yerini animasyonlar alıyor ki genç olsaydım ve bir gazete ya da dergide çalışmayı sürdürseydim muhtemelen o programları da öğrenmem gerekecekti. Her şeyi öğrenmek, her şeyle paslaşmak zorundasınız. Bu açıdan bakınca en başından doğru olanı yapmışım diyorum kendime.

Eğer bahsettiğiniz programları öğrenip yeni teknolojiye bütünüyle adapte olsaydınız sanatınız değişir miydi sizce?

Bunu kestirmek çok zor açıkçası ama çizgisel değeri baltalayan bir şey olacağını sanmıyorum. Ben bu sadakate önem veriyorum. Mesela bir sergi açtığımda eserlerin baskı olmasına karar vereceksem özgün olmasını, yani gravür halinde sergilenmesini tercih ediyorum. Çıkış alıp sergilemeyi asla tercih etmem. Sergilenen -ne kadar zor da olsa- eserin aslı olmalı. Çünkü çizgi ve çizginin hassasiyeti önemlidir. İnternette ise farklı bir beyin yapısıyla kullanırım çizdiklerimi, çünkü oranın dili başkadır. Basılacak bir karikatürü ise hepsinden farklı çizebilirim… Kısacası, her mecraya göre farklı düşünceler olsa da çizgiye olan hassasiyetim hep aynıdır. Dünyaya farklı ve geniş açılardan bakmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Neticede bugünün dünyasına bakarken 60’lardaki gibi düşünmeme imkân yok. Yani hayatın içinde olmam gerekiyor. Dolayısıyla her açıdan hayatı değerlendirmekten yanayım.

Freddie Mercury, Karikarock sergisinden

Diyorlar ki, Metallica’nın Master of Puppets albümünden sonra karikatürlerinizi “Aptülika” adıyla yayınlamaya başlamışsınız. O albümden sonra gruba saygı duruşu babında…

Ama önceki imzanın ayrıntısını kaçırıyorlar… Benim ismim Abdülkadir Bahrettin Elçioğlu. İlk zamanlarda tam olarak Ap-Tull diye atıyordum imzamı aslında. O da Jethro Tull’a olan hayranlığımdan beslenen bir göndermeydi. Gençliğimde War Child adlı albümlerini dinleyip çok sevmiştim. Ayrıca çizgiye de elverişli bir sahnesi vardır bu grubun. Plak kapaklarındaki fantastik yorumlama da ayrıca hoşuma giderdi ve onları sıkça kullanırdım karikatürlerimde. Dolayısıyla imzamı bahsettiğim şekilde değiştirdim. Üç hafta sürdü bu ve sonra eğlenmek için Metallica’ya gönderme yapan Aptülika’ya geçtim. Öyle de kaldı.

Peki, karikatürün günümüz koşullarındaki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Hayatımızın bir parçası mı? Ya da sizin hayal ettiğiniz kadar dahil mi hayatımıza?

Üniversite yıllarımda, daha bir amatörken, Gırgır’da her karikatürüm çıktığında okulun içinde starlaştığımı hatırlıyorum. Önemsenen bir adam haline geliyordum resmen. Amatörken telif alırdık biz ayrıca. Onunla arkadaşlarımızı Çiçek Pasajı’na götürüyorduk. Profesyonel olduğumda da oldukça yüksek bir para kazanıyordum. O zamanlar Playboy yeni çıkmıştı örneğin, üniversiteden arkadaşlarım oraya bir illüstrasyon yaptıklarında hallice bir para alıyorlardı.

Yakın zamanda koleksiyoner Yahşi Baras’ın bir röportajında şunu gördüm: Türkiye resim piyasasının, koleksiyonların ve galerilerinin en yükseldiği zamanlar, Özal’ın liberal ekonomi yönetimine denk geliyormuş. Sosyolojik açıdan bakarsak, karikatür veya çizimin de yükselişi o zamanlardır. Fakat hepsinden öte, karikatür önemsenen bir alandı. Öyle ki bizler reklamdan ziyade derginin satışından kazandıklarımızla ayaktaydık. Dergiler için “Yüz elli binin altına düşmez, öyle bir tehlike yok,” denirdi örneğin. Yüz elli bin, bir dergi için hayal edilebilecek en alt satış rakamıydı anlayacağınız. Gırgır’ın beş yüz bin sattığı bir dönemdi bu.

Ben mesleğe başlamadan karikatür, bu ülkede çok önemsenen bir daldı. Ve biz bunun hep böyle süreceğini sanırdık. Sonra yavaş yavaş gitti, yok oldu. Üstelik gazetelerde de olağanüstü sayılar vardı; Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman… Siyasi, magazinsel ya da spor karikatürleri… Bunların hepsi ayrı bir birimdi. Yavaşça onlar da azalmaya başladı. Kabahati sadece gazete yönetimlerinde aramak doğru değil, bizim de hatalarımız vardı. Ancak politikacıların da yaklaşımları değişmeye başladı. Zamanında her ne kadar beğenmesek de Demirel’i şimdi arıyoruz. Eleştirsek de o, karikatürlerini biriktiren bir isimdi. Keza, Özal da öyle. Ecevit zaten bambaşka bakan biriydi. Bir de o zamanlar karikatür dergilerini her siyasi görüşten insan okurdu. Bu nasıl oluyordu, bilmiyorum ama bir şekilde, karikatürde insanları birleştiren bir şey vardı. Ona farklı bakılırdı. Sonrasındaysa bambaşka bir yöne gitti ve karikatür uzaklaşmaya başladı hayatımızdan. Aslında değişen yönetimlerin ötesinde bir şey bu. Suna Kan’ın dediği gibi, keman çalanı değilse de keman dinleyenleri kaybettik galiba.

Nedense buna inanacak kadar umutsuz görünmüyorsunuz bana…

Durumu analiz ediyorum etmesine ama yanıma gelene, çocuk-yetişkin ayrımı yapmaksızın bu sevgiyi aşılamaya gayret ediyorum. Kendimce mücadelemi sürdürüyorum yani. Umudum buradadır.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın