HAKAN BIÇAKCI: ÖNÜMDE BİR KÂĞIT VARSA BU KENDİMDEN KURTULMA FIRSATI

Hakan Bıçakcı’nın yeni öykü kitabı Normal Nefes Almaya Devam Edin, İletişim Yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlandı. 1978 doğumlu yazarın, 2002 yılından bu yana romanları ve öyküleri yayınlanıyor. Genç ve üretken bir yazar olan Bıçakcı, modern dünyayı gözlemleyerek yazıyor.

Normal Nefes Almaya Devam Edin, dünü-yarını olan öykülerden değil, bir anın içinden insan hikâyeleri anlatıyor okurlarına. Bir güvenlik görevlisini, bir mağaza personelini, toplantıya geç kalan birini, öğlen arasında yalnız yemek yemek isteyen plaza çalışanlarını, görünmez olmayı ve görmezden gelebilmeyi talep edenleri anlatıyor. Küçük paranoyaları içimizde biriktirdiğimiz ama dışarıya normal nefes aldığımızı gösterdiğimiz o kayıp anlarımızı dile getiriyor. Hem yazarın hem öykü kahramanlarının sürekli etrafını ve kendisini gözlemlediği öyküler yer alıyor kitabın içinde. Bizi bir kez daha insanın tekinsiz anlarıyla karşı karşıya getiren Bıçakcı ile yeni kitabı hakkında konuştuk.

Normal Nefes Almaya Devam Edin, yeni öykü kitabın bu hafta raflarda. Ve yine derdin modern insan.

Evet, en iyisi modern insanı anlatayım diye yola çıkmıyorum tabii ama kendimi ister istemez belirli karakterleri anlatırken buluyorum.

17 yıldır yazıyorsun, 2002’den bu yana hem büyülü gerçeklikle ve fantastik türle ilgileniyorsun hem hikâyelerin içinde biraz korkuya, hatta paranoyaya yer veriyorsun. Artık beyazı mavisi kalmayan işçi sınıfından bahseden bir gözlemcisin. Seni bir hikâyeyi yazmaya iten şey ne oluyor genelde?

Galiba iki türlü oluyor; biri Edgar Allen Poe’nun “tek etki” kuramındaki gibi. Tek bir an geliyor aklıma. O anı büyütüp öyküye dönüştürüyorum. O tuhaf an belirdiğinde ne karakter, ne mesleği, ne olayın nerede geçeceği oluyor aklımda.

Bazen de hiç tek etki, kilit bir an falan olmuyor. Sadece bir atmosfer. Örneğin Yalınız Personel adlı eski bir öykümde bir güvenlik görevlisi bütün gün güvenlik monitörüne bakıyor ve düşüncelere dalıyor. Öykünün özel olarak çarpıcı anı yok, işi sadece bütün gün bir ekrana bakmak olan insanın ruh hali var. Sanırım bazen böyle atmosferlere ve ruh hallerine odaklanıyorum, bazen daha net bir olay örgüsüne.

Yazmaya başladığında ve 2002’de ilk kitabın yayınlandığında kendi yazma hikâyenin buralara geleceğine inanıyor muydun?

Ben çok plansız, programsız başladım, yazar olma niyetim bile yoktu. Bir kenara öyküler karalıyordum. O öyküler birleşip bir roman taslağına dönüştü. İlk Oğlak Yayınları’na götürmüştüm, büyük yayınevlerinden çekindiğim için. İlgilendiler. İlgilenmeselerdi, birkaç yerden üst üste ret alsaydım sanırım bırakırdım peşini. Öyle pek tuttuğunu koparan bir yapım yok. Gerçekten bu kadar roman, bu kadar öykü kitabı çıkarabileceğimi düşünmüyordum.

İlk kitapta insan kendisini yazıyor, sonra profesyonel olarak yazmaya devam ederken gözlemliyor. Senin gözlem alanların plazalar, AVM’ler, Beyoğlu... Hikâye kahramanlarından biri yine bir güvenlik görevlisi. Heykel Müzesi’nde çalışıyor ve diyor ki “yazarlar bol gözlem yapıyorum diyorlar ya, gelsinler burada iki hafta sabit dursunlar da göreyim.” Ara sıra o güvenlik görevlisi gibi hissediyor musun kendini?

O öyküdeki güvenlik görevlisi bir balmumu müzesinde çalışıyor ve tıpkı koruduğu heykeller gibi hareketsiz duruyor bütün gün. Bu heykelleşme durumundan yola çıkmıştım. Ama bazen ilginç bulduğum durumdaki birinin önünden geçerken, bir an hızlandırılmış bir empati ile kendimi o karakterin içinde düşünüyorum ve kurmaya başlıyorum. Tabii ki birebir yaşamakla ilgisi yok bunun. Tamamen gerçekleri yansıtıyorum diye bir iddiam da yok hiçbir zaman. Zihnimdeki filtreden geçip kurmaca bir karaktere dönüşüyor bu insan. Bir şeyleri tetikliyor bende. Yoksa bir belgesel yaparmışçasına, bu insanları olduğu gibi anlatayım gibi bir niyetim yok.

Kendini de o anların içinde bulduğun oluyor mu?

Kendime de dışarıdan baktığım oluyor. Sanırım bu yazarlıkla bağlantılı bir durum. Yaşadıklarına dışarıdan bakma hali. Sartre da yaratıcılığı yabancılaşma kavramıyla ilişkilendirir. Bende de bu yabancılaşma illeti olmuştur hep. Yazarlığa dönmeseydi de olacaktı sanırım, yapı meselesi. İçinde bulunduğum anda, kendi durumuma baktığım ve yadırgadığım oluyor sık sık. Yazarlık için belki iyi bir şey bu. Günlük hayat için bazen iyi olmayabiliyor. Günün akışını sekteye uğratıyor. Karakterlere dışarıdan bakarken kendime de öyle bakıyorum. Bu hem okurluğun hem yazmanın özünde var aslında. Yazarlık ve okurluğun ortak noktası, bir tür kendinden öte olma hali. Kendi hayatına, sorunlarına başkalarının hayatları, dertleri üzerinden bakma durumu. Bu nedenle ben pek kendimden yola çıkmıyorum yazarken. Birtakım karakterler hayal edip onları yazıyorum. Günlük tutma mantığıyla kendi duygularımı anlatmak çok sıkıcı geliyor. Çünkü zaten tüm gün kendimle baş başayım ve önümde bir kâğıt varsa bu kendimden kurtulma fırsatı. Ben kurmacayı önemsiyorum. Kendi yaşadıklarımı, görüşlerimi, duygularımı falan o kadar önemsemiyorum. O yüzden kendimi geri planda tutuyorum ama elbette bilinçaltımdan bir şeyler karışıyordur, elimden geldiğince kurduğum karakteri düşünüyorum.

Yeni kitabın altı bölümden oluşuyor. Gruplandırmalarına yine çağın sorun başlıkları diyebiliriz. Bir iş yaparken yine insanları gözlemleyen insanları anlatıyorsun. Öykülerinde çeşitli sınıflar var. Bu çağda, özellikle İstanbul’da ayakta kalmanın zor olduğunu hepimiz biliyoruz ve hizmet sektöründe çalışan pek çok insanı görmezden geliyoruz ya da kaba davranıyoruz. O yüzden koltuk mağazasında çalışan insanın o koltuğa geçip yayılması ve oradan sokağa bakması bambaşka bir hikâyeyi uyandırabiliyor zihnimizde.

O öykü mesela, “Nöbet” bölümünde. “Nöbet”in çift anlamı var burada: Hem nöbet tutuyorlar hem birtakım nöbetler geçiriyorlar. Öyküye dönersek, fiziksel olarak çok basit bir hareket: Bir adam bir koltuğa uzanır. Ama adam mağazada görevli, koltuk da vitrindeki ürün olunca bu eylem imkânsızlaşıyor. Görevlinin işi o koltuğun başında durmak olduğu için koltuğa uzanması, dünyayla kurduğumuz ilişkiyi sarsıyor. Her şeyi kategorize ediyoruz. Kendimizce bir gerçeklik kurguluyoruz ama bunlar hep dayanıksız.

Nöbetler geçirmek hâli diğer öykülerine de yansıyor. Toplantıya geç kalan ama ne tarafa gideceğini bilemeyen adam da nöbet geçiriyor. Tüm bu nöbetler bizim koşturarak yaşamamızdan kaynaklanıyor gibi. Sence neden?

Kurulmuş gibi yaşıyoruz. Bir yerlere gidiyoruz. Zamanında bir yere ulaşınca, tamam her şey yolunda, diyoruz. Ama gerçekten her şey yolunda mı? O saatte bir yere gitmek ne kadar önemli? O saat, o mekân bizim uydurduğumuz bir şey gibi, içinde bulunduğunuz realiteyi sorgulatan ve çözümsüzlük içindeki şeyler. Kafkaesk meseleler.  

İnsanların yerine makinelerin geçeceği meselesi uzun bir süredir konuşuluyor. Oraya iyice yaklaştık gibi. İnsan kendini bu kadar değersiz hissederken, yerini bir heykelin bile alabileceğini düşünürken nasıl ayakta kalır?

Zor bir soru bu. Bir şeylere tutunup gidiyorsun aslında. Yaşama içgüdüsü gibi bir şey. Benim de böyle hissettiğim anlar oluyor. Anlamsızlık duygusu sık sık ziyaretime gelir. Yazma konusu için de geçerli bu. Yayınlanması gerekiyor mu gerçekten, sorgulaması.

Şu an kendini nasıl rahatlatıyorsun bu değerler içerisinde?

Belirli konulara kafayı takıp onları okumak, izlemek veya dinlemek. O dönem çok okunanları, çok izlenenleri değil, kafana göre bir şeyleri takip etmek. Liste çağında yaşıyoruz; şunları yapmam gerekiyor, şu filmi görmem gerekiyor, bu sergiye gitmeliyim gibi.  Bunun yerine gündemde olmayan bir konuyla derinlemesine içli dışlı olmak bana iyi geliyor. Dönemden döneme kafayı taktığım şeyler değişiyor. Mesela bir dönem sadece kara film izliyorum üst üste. Tarih sırasıyla.

Şu yalnızlık hikâyeleri, plazalarda çalışıp yalnız kalmaya çalışan insanlar... Her öğle arasında Zincirlikuyu Mezarlığı’na yürüyüş yapan adam mesela. Bir öyküde daha kahve içmeye yalnız başına çıkmaya çalışıyor kahramanın. Niye birbirimizi yalnız bırakmıyoruz?

Böyle bir birbirimize tutunma meselesi var, ama o çok yüzeysel. Gerçekten insanın insana iyi gelmesi değil buradaki hadise. Tabii mezarlık hikâyesinde kentin betonlaşması meselesi de var. Yüzeysel mesai arkadaşlıkları kuruluyor ve bunun dışında kalmak yasaklanıyor neredeyse. Sistem yalnızlığı sevmiyor. Mutluluk anlatıları hep arkadaşlarınla olmayı telkin ediyor. Ya da paylaşınca mutlusun; sosyal medyada teşhir ettiğin zaman. Mutluluk herkes için içkin bir şeyken, bir tür dogmaya dönüştü. Herkes mutlu ve sosyal olmak zorunda. İnsanlar sinemaya bile yalnız gidemiyor. 

Bir öykünde The Smith yeryüzünden kayboluyor, gerçekten kaybolsa ne değişirdi?

Büyük filmler, büyük romanlar, büyük gruplar… Onların büyüklüğünü ve var olmadıklarını düşünmek insanı hasta ediyor. Bir daha o şarkıyı duyamama düşüncesi sende gerilim yaratıyorsa, paniğe kapılıyorsan onlar gerçekten büyük eserlerdir. Onun uç bir örneği var bu öyküde de.

İki hikâyen beni çok etkiledi. Biri Paranoya Panayırı, diğeri de Otel Paranoya. Bu iki hikâye bence kitabın genelinden ayrılıyor. Bir nevi delilik kurguluyorsun. Aslında hepimiz çeşitli paranoyalara sahibiz. Paranoyalara sahip olan insanlar hayatlarına nasıl devam ediyorlar?

Kendilerince iç tutarlılık yaratıp devam ediyorlar sanırım. Biz dışarıdan bakınca o tutarsızlıkları görüyoruz. Bir de kafada kurulanlarla gerçekten yaşananların ayırt edilememesi benim takıntılı olduğum meselelerden. Güvenilmez anlatıcılara da ilgi duyarım. Şüphe içinde dinlediğimiz, takip ettiğimiz anlatıcılar. Otel Paranoya’daki anlatıcı bunun uç bir örneği. “Eğilip sırt çantamı aldım,” diyor mesela ve resepsiyon görevlisi “Çantanızı unuttunuz,” diye sesleniyor arkasından. O derece güvenilmez bir anlatıcı. Bu da özdeşliği kırıp yerine yadırgamayı koyuyor.

Otel Paranoya’daki adamın dediği her şey tutarsız. Çünkü ben hayatta öyle bir adamla karşılaşsam ve bana öyle bir hikâye anlatsa bir daha otel odasında kalmam.

Gerçek hayatta biz o adamla karşılaşsak belki de "Ne kadar düz, sıkıcı, kendi halinde bir adam," der geçeriz. İç dünyasına girdiğimiz zaman, onun bakış açısına geçtiğimizde görüyoruz tüm bunları. Karşıdan baktığımızda hiçbir zaman göremeyeceğimiz şeyler. Herkesin ilginç bir hayal gücü var bence ama onları filtrelerden geçirerek iletişim kuruyoruz. Aynı cümle kalıpları, aynı mantıkta içerikler üretiyoruz. Kafalarımızın içi pek öyle değil aslında, diye düşünüyorum.

Kaybolan deliler ve kaçırılan deliler... İnsan bazen gerçekten sokağın ortasında öylece üç gün boyunca kimse dokunmadan oturmak istiyor. 

Deliysen bunları yapabiliyorsun. Değilsen bunu yapman yasak gibi aslında dışarıdan bakınca aynı eylem ikisi de. Ama kafalardaki şablonlar oturmadığı anda alarm veriyoruz. İşte bu alarm anlarına odaklanıyorum. Bunu bir deli yapınca şablona oturuyor, ama bir şirketin genel müdürü yapınca sistem çöküyor.

Peki sen gerçek hayatta kafandaki şablonla karşılaşmadığında ne oluyor?

Günlük hayatta ben bu şablonları didikliyorum ama yaşarken çok düzenli, belirli ve şablonlar içinde yaşıyorum. Belki onların dışına çıksam yazma ihtiyacı duymaz, yaşardım. Öyle çok ezber bozan bir yapım yok günlük hayatta, yazarken o damar çıkıyor ortaya.

Mesela her gün gördüğün bir adamın birkaç gün sonra kendi kendine konuştuğuna şahit olsan gidip neyin var diye sorar mısın?

Sormam, çekinirim. Müdahale etmek istemem. Saygısızlık gibi gelir. Deliliğini istediği gibi yaşaması lazım, derim sanırım. Müdahil olmak benim çok korktuğum şey. İyi niyetli de olsa. Mahalle baskısı böyle başlıyor.

O deliren adamlar hikâyesinde gerçekten yolumun üstündeki bir deliden etkilendim. Sürekli yürüdüğüm yoldaki bir adam önce kendi kendine konuşuyordu, sonra üstü başı dağılmaya başladı. Ben onun üstüne kurguladım. Ama gerçekten yolunun üstündeki deliye alışıyorsun, şehirdeki bir dekora dönüşüyor bir noktadan sonra. Normalleşiyor. Normal nefes almaya devam ediyoruz.

Bütün öykülerin genelde gençlerin başından geçiyor. Bir de yaşlımız var ,Ferda Hanım. Ferda Hanım’ın gözleri açılınca sadece elindeki lekeleri değil, etrafındaki insanları da gerçekten görüyor.

Gözlerindeki problemden dolayı ellerindeki lekeleri görmüyor yıllarca. Ellerini hep çok bakımlı buluyor, hatta insanlara limon suyu sürmelerini öneriyor. Göz ameliyatı sonrası ellerinin lekelerle dolu olduğunu görüyor. Yıllar boyu insanlara tavsiye verirken kimsenin ona bir şey dememiş olması nedeniyle sarsılıyor ve dünyası yıkılıyor. Bu noktada, keşke gözü açılmasaydı da ellerindeki lekeleri görmeden ölseydi, diyesi geliyor insanın. Çelişkili bir durum ve o çelişkinin üzerine giden bir hikâye. Bugün arkadaşlık ilişkilerimizde de gizli sözleşmeler var ve onları bozmuyoruz. Onları bozduğumuz zaman işler bozuluyor. Yalnızken rol yapmayı bırakıyorsun nispeten ve kafanın içinde onaylanma, beğenilme iştahın seyreliyor.

Kapkaççı hikâyesinde bir işe -o ne olursa olsun- emek vermek var. Bir vicdan meselesi de var galiba.

Evet, kapkaçla geçinen biri, birinin düşürdüğü cüzdanı gördüğünde almaması gibi trajikomik bir hikâye. Kendi içinde bir ahlakı var ama absürt tabii. Hepimiz çelişkiler yumağıyız. Bu karakter de öyle. Mesleğiyle barışık değil, yaptığı şeyin kötü olduğunu biliyor ama devam ediyor. Mesela, bir hayvanın yemek için katledilmesine karşıyım ama önüme köfte gelince yiyorum, diyor. Et örneği değişir, yaptığımız meslek değişir, ama hepimizin çelişkiler yumağı olduğumuzdan eminim. Üstüne gitmiyoruz. Gerçek edebiyatın, sinemanın malzemesi o çelişkilerde. Kâğıt üzerinde düzenlenmiş tertemiz durumlar çok sıkıcı.

Bazı hikâyelerinde çeşitli kayıpların üzerine gidiyorsun. Ayrılıklar, ölümler, birtakım kafeler ekseninde geçiyor. Aslında bunların bir kısmı kafelerde gördüğümüz ama dönüp bakmadığımız insanlar. Ama yine de o can çekişen kuşun sesi bana etrafımızdaki insanlardan ne kadar rahatsız olduğumuzu düşündürüyor. Kendimiz hariç her şeyden rahatsız oluyoruz. Bu hak nasıl elde ediliyor?

Sanırım doğuştan geliyor ve yavaş yavaş normalleşiyor. Her türlü o medeniyetin dışına ittiğimiz, rahatsız olduğumuz şeyleri kendimizde rahatsız edici bulmuyoruz. Günlük hayatın dışına itilen irinler kendimizde olunca rahatsız olmuyoruz.

Senin öykülerini okumanın yarattığı rahatlama ve rahatsızlık hissi tam da bu noktadan çıkıyor. Sen inceden inceye okuyanı rahatsız ediyorsun.

Evet, rahatsız edici hikâyeleri, filmleri seviyorum. İnsan okumak isteyeceği şeyleri yazdığı için de sanırım, elim o sulara gidiyor.

Edebiyatın sence böyle bir görevi var mı ya da edebiyata yüklenen vazifelerden biri olarak bunu görmek mümkün mü?

Görev duygusuyla yola çıkmıyorum. Estetik coşkudan yola çıkıyorum daha çok. Şöyle bir sahne olsa ne acayip olurdu diye heyecanlanma ve onu paylaşma dürtüsü. Hani bir şey görüp gidip arkadaşına anlatırsın ya, öyle bir şey işte. Şu soruna parmak basayım gibi düşünmüyorum ama dönüp bakınca rahatsız olduğum şeyleri yazdığımı da fark ediyorum. Rahatsız olma hali, yazmak için çok itici bir güç. Ama doğrudan ve didaktik olmaktan kaçınmak gerekiyor.

Öykülerinde çeşitli çaprazlar da kuruyorsun.

Evet, genel olarak ironik bir yaklaşım var. Lağımın patladığı bir Cennet Mahallesi gibi.

Bir yandan da tüm çirkinliğimizle birbirimize benzemeye başlama vaziyeti de var lağımın patladığı Cennet Mahallesi’ndeki parfümeri dükkânında.

Evet, steril haller, kodlanmış güzellik, moda gibi bize dayatılanlar. Onlarla didişmeyi seviyorum. Güzellik ve aydınlık, çerçevesi fazlasıyla belli kavramlar. Ama çirkinlik ve karanlık öyle değil. Orada sınırlar çok geniş.

Ama mesela Gucci’nin yeni güzellik kalıplarına sığmayan mankeni yine de garip. O kadına sen estetik olan değilsin diyor aslında.

Bence de. Ve bunu yaparken aslında tek derdi alkış toplamak.

Hikâyelerinden birinde bütün markaların, çalıştığımız yerlerin bize nasıl yalanlar söylediği var.

Sadece markaların değil, çevremizdeki hemen her detay böyle sayılır. Markalara da insanlara da dönüp bakınca bunu görüyoruz. Artık insanlar da kendilerini marka gibi konumluyorlar zaten. Her yerde bunun yansımaları var. Sadece markalar böyle olsa işimiz daha kolay olurdu.

Ahlak anlayışının toplumsal olarak kaybolması senin için neye tekabül eder?

Değerlerin, ideolojilerin buharlaştığı bir dünyada, boşlukta salınan insanlığa. Kendim de dahil olmak üzere söylüyorum: Herkes bir tür boşlukta. Önce kendimizi, sonra etrafımızdakileri kandırıyoruz her gün. Çelişkilerimizin üstünü örtüyoruz durmadan...

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın