AMIN MAALOUF'DAN UYGARLIĞIN BATIŞI

Afrikalı Leo, Semerkant, Doğu'nun Limanları ve Yüzüncü Ad gibi romanlarıyla tanıdığımız Lübnanlı usta yazar Amin Maalouf 'un Ölümcül Kimlikler ve Çivisi Çıkmış Dünya ile başladığı düşünce serüvenin son halkası olan Uygarlığın Batışı okurlarla buluşuyor. İşte Uygarlığın Batışı'ndan tadımlık bir bölüm:


Ölmekte olan bir uygarlığın kucağında sağlıklı bir bebek olarak doğdum ve ömrüm boyunca etrafımda onca şey harap olup giderken övünecek bir şey yapmadan, suçluluk da hissetmeden, hayatta kalma duygusuyla yaşadım; geçtikleri sokaklarda bütün duvarlar yıkılırken yine de sağ salim kurtulan ve sonra, arkada bıraktıkları koca kent bir moloz yığınından ibaret kalmışken, giysilerindeki tozları silkeleyen film kahramanları gibiydim.

İlk soluğumdan itibaren hüzünlü ayrıcalığım bu olmuştu. Ama hiç kuşkusuz, daha öncekilerle karşılaştırıldığında, çağımızın da ayırt edici özelliklerinden biri bu. Eskiden insanlara hiç değişmeyen bir dünyada gelip geçici oldukları duygusu hâkimdi; ailenizin yaşadığı topraklarda yaşar, onların çalıştıkları gibi çalışır, onların tedavi oldukları gibi tedavi olur, onların eğitildikleri gibi eğitilir, aynı şekilde dua eder, aynı ulaşım imkânlarıyla yolculuk ederdiniz. İki dedem, iki ninem ve tüm ataları on iki kuşaktan beri aynı Osmanlı hanedanının egemenliğinde doğmuşlardı, bu hanedanın ezeli ve ebedi olduğuna inanmamaları mümkün müydü?

Aydınlanma çağının Fransız filozofları ülkelerinin toplumsal düzenini ve monarşisini kastederek, “Ölçü güllerin belleğiyse, bir bahçıvanın öldüğü asla görülmemiştir” diye iç geçiriyorlardı. Bugün biz düşünen güllerin ömrü giderek uzuyor ve bahçıvanlar ölüyorlar. Bir yaşamlık süre ülkelerin, imparatorlukların, halkların, dillerin, uygarlıkların yok olduklarını görmeye yetiyor.

İnsanlık gözlerimizin önünde başkalaşıyor. Serüveni hiç bu kadar vaatkâr ve hiç bu kadar tehlikeli olmamıştı. Tarihçi açısın- dan, dünya büyüleyici bir manzara sunuyor. Tabii yakınlarının sıkıntılarına ve kendi kaygılarına alışabilmek koşuluyla...

Amin Maalouf.

Ben Levant (Doğu Akdeniz) dünyasında doğdum. Ama söz konusu dünya  günümüzde öyle unutuldu ki çağdaşlarımın çoğu bunun neyi ifade ettiğini herhalde bilmiyorlardır.

Gerçi bu ismi taşıyan hiçbir ulus olmadı. Bazı kitaplarda Levant’tan söz edildiğinde, tarihi belirsiz, coğrafyası ise değişken kalıyor – İskenderiye’den Beyrut, Trablusşam, Halep veya İzmir’e ve Bağdat’tan Musul, İstanbul, Selanik, Odessa veya Saraybosna’ya kadar uzanan, hepsi değil ama çoğu kıyıda yer alan bir ticari kentler kümesi.

Zaman aşımına uğramış bu sözcük, benim kullandığım haliyle, Akdeniz Doğusu’nun kadim kültürlerinin Batı’nın daha genç kültürleriyle tanıştıkları yerlerin bütününü ifade ediyor. Bu yakınlaşmadan az daha tüm insanlar için farklı bir gelecek doğacaktı.

Sonuç alınamamış bu buluşmayı ileride daha uzun ele alacağım ama düşüncemi açıkça belirtebilmek için şimdiden bu konuda bir çift söz söylemeliyim: Eğer farklı ulusların ve tektanrıcı dinlerin mensupları dünyanın bu bölgesinde birlikte yaşamaya devam etseler ve yazgılarını uzlaştırmayı başarsalardı, tüm insanlık ahenk içinde bir arada yaşama ve refah konusunda ilham alabileceği, yolunu aydınlatacak anlamlı bir model bulmuş olacaktı. Ne yazık ki bunun tam tersi cereyan etti, nefret ağır bastı, birlikte yaşama konusundaki yetersizlik kural haline geldi.

Doğu Akdeniz’in ışıkları söndü. Sonra karanlık gezegene yayıldı. Bence bu bir rastlantı değil.

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın